Dr. Zeynep Akdoğan
Summary
PFASs (per- and polyfluoroalkyl substances), which have been produced and widely used in numerous everyday products for many years, have raised global concern in recent years due to their high environmental persistence and adverse health effects. Since 2009, these substances have been classified as Persistent Organic Pollutants (POPs), also known as “forever chemicals.” PFASs have been detected in nearly every region of the world and in all environmental compartments. Human biomonitoring studies have identified PFASs in various biological samples, including blood, hair, nails, urine, placenta, and breast milk.
The main ways people are exposed to PFASs are through drinking water, food, inhalation, and contact with products that contain PFAS. These substances can also be transferred from mother to fetus and newborns through breastfeeding. Epidemiological studies in humans have shown that exposure to PFASs is associated with numerous health risks, including cancer, elevated cholesterol levels, immunosuppression, reduced fertility, and thyroid diseases. Studies conducted in Türkiye have detected various PFAS compounds in freshwater, tap water, and drinking water. These findings indicate that PFASs pose a significant public health risk in Türkiye as well. To limit PFAS production and use and reduce their concentrations in drinking water, many countries, particularly in the European Union and the United States, have implemented various regulations. Although Türkiye’s regulations targeting PFASs are limited, the Ministry of Environment and Urbanization is currently considering restrictions on these substances. Minimizing the adverse effects of PFASs on the environment and public health requires source reduction, effective regulatory policies that ensure control from source to disposal, implementation of advanced treatment technologies, and comprehensive evaluation of biomonitoring data. Strong collaboration among industry, researchers, and policymakers is required to achieve these goals.
***
Özet
Çevre Sağlığı Sorunu Olarak PFAS’lar
Uzun yıllardır üretilen ve günlük yaşamda yaygın olarak kullanılan birçok üründe bulunan PFAS’lar (per- ve polifloroalkil maddeler), çevrede yüksek kalıcılıkları ve olumsuz sağlık etkileri nedeniyle son yıllarda küresel ölçekte endişe yaratmaktadır. 2009 yılından itibaren Kalıcı Organik Kirleticiler (KOK) sınıfına dâhil edilen bu maddeler, bu özellikleri nedeniyle “sonsuz kimyasallar” olarak adlandırılmaktadır. Dünyanın hemen her bölgesinde ve her çevresel ortamda rastlanılan PFAS’lar, insan biyoizleme çalışmalarında kan, saç teli, tırnak, idrar, plasenta ve anne sütü gibi çeşitli biyolojik örneklerde tespit edilmiştir.
İnsanların PFAS’lara başlıca maruziyet yolları içme suyu, gıdalar, solunum ve PFAS içeren ürünlerle temas olup, bu maddelerin anneden fetüse ve emzirme yoluyla yenidoğanlara geçebildiği de ortaya konmuştur. İnsanlar üzerindeki epidemiyolojik çalışmalar, PFAS’lara maruziyetin kanser, yüksek kolesterol, bağışıklıkta düşüş, doğurganlıkta azalma ve tiroid hastalığı gibi pek çok sağlık riskine neden olduğunu göstermiştir. Türkiye’deki tatlı su, musluk suları ve içme sularında yapılan araştırmalarda da PFAS türleri tespit edilmiştir. Bu durum, söz konusu maddelerin Türkiye’de de önemli bir halk sağlığı riski oluşturduğunu göstermektedir. PFAS’ların üretiminin ve kullanımının sınırlandırılması ve içme sularındaki konsantrasyonlarının azaltılması amacıyla başta Avrupa Birliği ülkeleri ve Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere birçok ülkede çeşitli düzenlemeler yürürlüğe girmiştir. Türkiye’de PFAS’lara yönelik kapsamlı yasal düzenlemeler henüz sınırlı olmakla birlikte, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından kısıtlanması gündemdedir. PFAS’ların çevre ve halk sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerinin minimize edilmesi için kaynak azaltımı, etkin yasal politikalar ile kaynaktan bertarafına kadar kontrolü, gelişmiş arıtma teknolojilerinin uygulanması ve biyoizleme verilerinin kapsamlı biçimde değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu hedeflere ulaşılabilmesi için sanayi, araştırmacılar ve karar vericiler arasında güçlü bir iş birliği gereklidir.






