2003 yılında başlatılan Sağlıkta Dönüşüm Programı ile birlikte Türkiye, sağlık hizmetlerine erişim, altyapı kapasitesi ve hizmet çeşitliliği açısından önemli ilerlemeler kaydetmiştir. Günümüzde akut hastalıkların yönetimi, travma ve onkolojik tedaviler ile ileri düzey cerrahi uygulamalar uluslararası standartlarda yürütülmektedir. Halk sağlığı alanında da aşılama, gebelik izlemi ve bulaşıcı hastalıkların kontrolü konularında belirgin başarılar elde edilmiştir.
Bununla birlikte, sağlık sisteminin sürdürülebilirliği ve hizmet verimliliği açısından bazı yapısal ve fonksiyonel eksiklikler varlığını sürdürmektedir. Özellikle giderek artan başvuru yoğunluğu, kronik hastalık yükündeki yükselme, rehabilitasyon, evde sağlık ve palyatif bakım gibi alanlardaki kurumsal yetersizlikler sistemin etkinliğini sınırlamaktadır. Bu alanların, mevcut aile hekimliği ve hastane yapılanmaları içinde çözülmeye çalışılması, çoğu zaman bu yapıların asıl işlevlerini sekteye uğratmakta ve hizmet verimliliğini olumsuz etkilemektedir. Dolayısıyla, söz konusu alanlara ilişkin yeni çözüm mekanizmalarının aile hekimliği ve hastane sistemlerinden bağımsız, özel olarak yapılandırılmış organizasyonel modeller üzerinden geliştirilmesi, sağlık sisteminin bütüncül işleyişine daha fazla katkı sağlayabilir.
1. Sistemi Tıkayan Başvuruların Yönetimi
Türkiye’de acil servisler, aile sağlığı merkezleri ve hastanelere yapılan başvuruların önemli bir bölümü, tıbbi açıdan acil ya da zorunlu olmayan durumlarla ilişkilidir. Çeşitli çalışmalarda bu oranın %70–80 düzeyinde olduğu bildirilmektedir. Bu durum, sağlık profesyonellerinin iş gücü dağılımını ve kaynak kullanımının etkinliğini olumsuz etkileyerek, gerçekten acil ve nitelikli hizmete ihtiyaç duyan bireylerin erişimini güçleştirmektedir.
Sağlık sistemi bu tür başvuruları genellikle “gereksiz başvuru” kategorisinde değerlendirmekte ve azaltmaya yönelik çeşitli politika yaklaşımları geliştirmektedir. Ancak söz konusu girişimlerin büyük bir kısmı, beklenen sonuçları üretememiştir. Bunun temel nedenlerinden biri, vatandaşların bu başvuruları “gereksiz” değil, çoğunlukla çözüm arayışı, güven ihtiyacı ve kolay ulaşılabilirlik talebinin bir ifadesi olarak görmesidir. Dolayısıyla sorunun çözümü, yalnızca talebi sınırlayıcı düzenlemelerde değil; erişimi yönlendiren, başvuruları doğru kanallara aktaran ve hizmetin fonksiyonel biçimde yönetilmesini sağlayan yeni bir sistem yaklaşımında aranmalıdır.
Bu çerçevede, sağlık sisteminin mevcut yükünü azaltmak ve başvuruların etkin yönetimini sağlamak amacıyla, hastane ve aile hekimliği sisteminden bağımsız biçimde yapılandırılacak “Ulusal Sağlık İlk Yardım ve Yönlendirme Ağı ve Merkezleri” kavramsal olarak değerlendirilebilir. Bu merkezler, ambulans sistemiyle entegre, bölgesel ve nüfus temelli olarak planlanabilir; 24 saat hizmet veren, hekim, paramedik ve hemşirelerin koordineli çalıştığı, ön değerlendirme ve temel hizmet birimleri şeklinde tasarlanabilir. Süreçlerin dijital triyaj sistemleri ve yapay zekâ destekli karar algoritmalarıyla güçlendirilmesi hem erişim hızını hem de hizmet doğruluğunu artırabilir.
Bu birimlerde doğrudan uzman hekim istihdamı yerine, sürekli mesleki eğitimlerle yetkinleştirilmiş hekimler, paramedikler, hemşireler ve destek personelin görev alması, kaynakların daha rasyonel kullanımını sağlayabilir. Böyle bir yapılanma, kamu, üniversite ve özel hastanelerin acil servislerinin yalnızca sarı ve kırmızı kodlu vakalara odaklanmasına; acil tıp uzmanları ile konsültan branşların bu alanlarda etkin biçimde hizmet vermesine olanak tanıyabilir.
Sistemi yönetmek üzere mevcut genel müdürlük “Acil Sağlık ve Yönlendirme Hizmetleri Genel Müdürlüğü” olarak yeniden yapılandırılarak, aile hekimliği ve hastane sistemlerinden bağımsız, ülke genelini kapsayan bütüncül bir yapıya dönüştürülebilir. Bu şekilde, mevcut sistemde “gereksiz başvuru” olarak tanımlanan talepler daha etkin biçimde yönetilerek, hizmet verimliliği ve vatandaş memnuniyeti artırılabilir. Triyaj ve ilk yardım odaklı bir organizasyonun güçlendirilmesi, yalnızca rutin başvuru yönetimi açısından değil, afet ve pandemi gibi olağanüstü durumların koordinasyonunda da sağlık sisteminin dayanıklılığını artıracaktır.
Sistemin finansmanının sürdürülebilirliği için, trafik ve kaza sigortalarından ayrılacak paylar ile turistlerin seyahat sağlık sigortaları ve ülkede ikamet eden yabancıların zorunlu acil sağlık sigortalarından elde edilecek gelirlerin, kamusal bir fon aracılığıyla bu yapıya yönlendirilmesi uygun bir mekanizma oluşturabilir. Böylece, düzeyi ne olursa olsun tüm acil başvuruların, vatandaşlar, ikamet eden yabancılar ve turistler dâhil olmak üzere ortak erişim ilkesi çerçevesinde karşılanması sağlanabilir. Bu model hem sistemin finansal sürdürülebilirliğini destekleyecek hem de erişimde eşitlik ve hizmet kalitesi açısından sağlık sistemine bütüncül bir katkı sunacaktır.
Performans değerlendirme sistemlerinin yalnızca başvuru sayısı veya işlem hacmine değil; çalışan ve başvuran memnuniyeti, yönlendirme doğruluğu ve hizmet erişim süresi gibi niteliksel ölçütlere dayandırılması, hizmet kalitesinin ölçülmesinde daha anlamlı sonuçlar üretebilir. Sağlık okuryazarlığını ve dijital farkındalığı artırmaya yönelik ulusal düzeyde eğitim programlarının geliştirilmesi, başvuruların azalmasına ve bireylerin sağlık hizmetlerine daha bilinçli biçimde erişimine katkı sağlayabilir.
2. Kronik Hastalıkların Takibi ve Yaşam Tarzı Yaklaşımları
Dünya Sağlık Örgütünün (DSÖ) verilerine göre kalp hastalığı, inme, kanser, diyabet ve kronik akciğer hastalığı gibi bulaşıcı olmayan hastalıklar (Non-Communicable Diseases; NCD), dünya genelindeki tüm ölümlerin yüzde 74’ünden sorumludur. Ülkemizde, yaygın ifadesiyle ‘kronik hastalıklar’ benzer oranlarda ölüm nedenlerinin büyük bölümünden sorumludur. Bu hastalıkların büyük bir bölümü, sağlıksız beslenme alışkanlıkları, fiziksel inaktivite, stres yönetimindeki yetersizlikler, tütün ve alkol kullanımı gibi değiştirilebilir yaşam tarzı faktörleriyle yakından ilişkilidir.
Bu vakaların yönetiminde mevcut sağlık sistemi ağırlıklı olarak farmakolojik tedavilere ve komplikasyon yönetimine odaklanmakta; yaşam tarzı temelli önleyici ve bütüncül yaklaşımlar maalesef yeterince etkin görünmektedir.
Kronik hastalıkların etkin sağlıklı yaşam temelli yönetiminde, “Sağlıklı Hayat Merkezleri” önemli bir potansiyel taşımaktadır. Bu merkezlerin niteliksel kapasitesinin artırılması ve yaygınlaştırılması, koruyucu ve önleyici sağlık hizmetlerinin daha işlevsel bir yapıya kavuşmasına katkı sağlayabilir.
Bu yapı içinde hekim ve hemşirelerin yanı sıra fizyoterapist, diyetisyen, psikolog ve sosyal hizmet uzmanlarının sağlıklı yaşam yaklaşımı ile çalışması; hastanın yalnızca kronik hastalıklarını ortadan kaldırmakta kalmayıp yaşam kalitesini de yükseltecektir. Sürekli eğitimlerle desteklenen ekipler ulusal ölçekte sağlıklı yaşam tarzı yaklaşımının sürdürülebilirliği gelişimine katkı sağlayabilirler.
Dijital izlem platformları, mobil uygulamalar ve tele-sağlık çözümleri, kronik hastalıkların süreğen takibini kolaylaştıran yenilikçi araçların kullanımını ve yaygınlaştırılmasını destekleyerek, hastaların kendi sağlık verilerini izlemesini ve sağlık profesyonelleriyle etkileşim içinde olmasını sağlayarak sistemi güçlendirebilir.
Bu alandaki politikaların planlanması, hizmet standartlarının belirlenmesi ve yaşam tarzı tıbbının kurumsallaştırılması amacıyla, sağlıklı yaşam merkezleri ile kronik hastalık yönetiminin aile hekimliği sisteminden bağımsız biçimde, “Sağlığın Geliştirilmesi Genel Müdürlüğü” bütüncül bir yaklaşımla, “Sağlıklı Yaşam Genel Müdürlüğü” olarak sistematize edilmesi genel etkinliğini ve gelişim kapasitesini artırabilir.
Bu süreçte, “sağlıklı yaşam hekimliği”, “sağlıklı yaşam diyetisyenliği” ve “yaşam tarzı koçluğu” gibi yeni mesleki alanların geliştirilmesi, önleyici tıp uygulamalarına kurumsal bir kimlik kazandırabilir. Bu alanların yükseköğretim programlarında yer alması, disiplinler arası bir sağlık modeli oluşturulmasına zemin hazırlayacaktır.
Kronik hastalık yönetimi, diyaliz merkezlerinde olduğu gibi risk paylaşımına dayalı, organize bir bakım modeli çerçevesinde de yürütülebilir. Ayrıca, yalnızca kamu değil özel sektörün de benzer merkezleri kurması teşvik edilerek, sağlıkta önleyici yaklaşımın toplumsal düzeyde yaygınlaşması mümkün olabilir.
Türkiye’nin sahip olduğu kaplıca ve termal kaynakların, yalnızca turizm değil sağlık odaklı biçimde değerlendirilmesi de önemlidir. Bu bölgelerde kurulacak sağlıklı yaşam, detoks ve kür merkezleri hem yurt içinden hem de yurt dışından bireylere bütüncül sağlık programları sunarak yaşam tarzı tıbbını destekleyerek kronik hastalık yönetimine katkı sağlayabilir.
3. Rehabilitasyon, Evde Sağlık ve Palyatif Bakım Hizmetlerinin Güçlendirilmesi
Rehabilitasyon, evde sağlık ve palyatif bakım hizmetleri; tedavi sonrası sürecin ayrılmaz bir uzantısı olarak bireyin fiziksel, psikolojik ve sosyal iyileşme sürecini destekleyen, aynı zamanda sağlık sisteminin sürdürülebilirliğini güçlendiren temel alanlardır. Türkiye’de bu hizmetler farklı kurum ve birimler tarafından yürütülmekle birlikte, kurumsal koordinasyon, standartlaşma ve hizmet sürekliliği açısından bütüncül bir yapı henüz yeterince oluşmamıştır. Bu durum, hizmetlerin hem erişilebilirliği hem de kalitesi bakımından farklılıklara yol açmakta; iyileşme sürecinin bütüncül yönetimini zorlaştırmaktadır.
Rehabilitasyon hizmetleri, sağlık sisteminin “tedavi–iyileşme–toplumsal katılım ve üretkenlik” döngüsünün önemli bir halkasıdır. Ancak mevcut durumda bu alan, çoğunlukla tedavi sonrası dönemde hastaların ve yakınlarının bireysel çabalarına bırakılmış durumdadır. Rehabilitasyonun yalnızca fiziksel iyileşme değil; psikososyal yeniden entegrasyon, iş gücü üretkenliği ve toplumsal katılım açısından da stratejik bir değer taşıdığı açıktır. Bu nedenle, hizmetlerin finansman, mevzuat ve insan gücü planlaması yeniden gözden geçirilmeli; rehabilitasyon tedaviye paralel bir sağlık bileşeni olarak konumlandırılmalıdır.
Türkiye’de özellikle psikososyal, nörolojik ve bağımlılığa yönelik rehabilitasyon alanlarında kapasite yetersizliği dikkat çekmektedir. Bu merkezlerin sayısının artırılması, kamu yatırımlarıyla birlikte özel sektörün de bu alana yönlendirilmesi hizmetin erişilebilirliğini güçlendirebilir. Benzer biçimde, evde sağlık ve palyatif bakım hizmetleri, yaşlı nüfusun artışı ve kronik hastalıkların ileri evrelerinde yaşam süresinin uzamasıyla giderek daha stratejik hâle gelmiştir.
Evde bakım süreçlerinde yalnızca hastalar değil, bakım veren aile bireyleri de sistemin doğal paydaşıdır. Bu kişilere yönelik eğitim, psikososyal destek ve ekonomik teşvik mekanizmalarının (örneğin vergi indirimi veya sigorta prim desteği) geliştirilmesi, bakım kalitesini ve sürdürülebilirliğini artıracaktır.
Uzaktan izleme sistemleri, tele-danışmanlık ve dijital bakım platformlarının yaygınlaştırılması hem rehabilitasyonun hem de evde sağlık hizmetlerinin kesintisiz yürütülmesini destekleyebilir. Bu dijital altyapılar, özellikle kırsal bölgelerde sağlık hizmetlerine eşit erişim açısından önemli bir fırsat sunmaktadır.
Ventilatör, oksijen konsantratörü, hasta yatağı gibi donanımların temini, bakımı ve geri dönüş süreçlerinin merkezi bir sistem tarafından yönetilmesi, kaynak kullanımının verimliliğini ve hizmet güvenliğini artırabilir.
Türkiye’nin sağlık turizmi alanındaki yükselen potansiyeli, rehabilitasyon turizmi için de güçlü bir fırsat oluşturmaktadır. Uluslararası hastalara yönelik rehabilitasyon programları, akreditasyon sistemleri ve nitelikli personel yetiştirme süreçlerinin geliştirilmesi, Türkiye’nin bölgesel bir rehabilitasyon merkezi olma hedefini destekleyebilir.
Bu alanların bütüncül yönetimi için, Sağlık Bakanlığı bünyesinde, “Rehabilitasyon, Evde Sağlık ve Palyatif Bakım Hizmetleri Genel Müdürlüğü” oluşturulması yararlı olabilir. Böyle bir yapılanma, rehabilitasyon, evde sağlık ve palyatif bakım hizmetlerinin standartlarını belirleyebilir; merkezlerin akreditasyonu, finansman modelleri, veri temelli kalite göstergeleri ve uluslararası ağlarla entegrasyonu koordine edebilir.
Rehabilitasyon, evde sağlık ve palyatif bakım hizmetlerinin güçlendirilmesi yalnızca bir sağlık hizmeti konusu değil; toplumsal üretkenliği, sosyal dayanışmayı ve yaşam kalitesini artıran bir kalkınma bileşenidir. Bu alanın ulusal ölçekte kurumsallaştırılması, Türkiye’nin sağlık sistemini tedavi odaklı bir yapıdan, sürdürülebilir iyileşme ve yaşam odaklı bir modele dönüştürme yönünde stratejik bir adım olacaktır.
Türkiye sağlık sistemi son 20 yılda elde ettiği kazanımlarla uluslararası düzeyde saygın bir konuma ulaşmıştır. Ancak sürdürülebilirlik, kaynak yönetimi ve kronik hastalık yükü açısından bütüncül reformlara gereksinim devam etmektedir.
Türkiye sağlık sisteminde başarı yalnızca tedavi hizmetlerinin kapasitesini artırmakla değil, erişim yönetimi, kronik hastalık kontrolü, rehabilitasyon ve palyatif bakım gibi tamamlayıcı alanların kurumsal düzeyde güçlendirilmesiyle mümkündür.
Bu üç alanın her biri, Sağlık Bakanlığı bünyesinde yeniden yapılandırıldığında; Acil Sağlık ve Yönlendirme Hizmetleri, Sağlıklı Yaşam ile Rehabilitasyon, Evde Sağlık ve Palyatif Bakım Hizmetleri kurumsal yapılarının yeni bir bakışla oluşturulması; politika üretimi, hizmet koordinasyonu, insan gücü planlaması ve veri temelli karar süreçleri açısından yüksek bütünlük sağlanabilir. Bu yapılanmalar, Türkiye’nin sağlık sistemini tedavi merkezli modelden, önleyici–rehabilite edici–yaşam odaklı bir yapıya dönüştürme kapasitesini artıracaktır.






