Dergi

  • Yazı Büyüklüğü A(-) A(+)
  • Paylaş
Yrd. Doç. Dr. Hasan Körkaya

1967 yılında Konya, Kadınhanı’nda doğdu. 1986 yılında Kadınhanı İHL. den, 1993’te İstanbul Üniversitesi Veteriner Fakültesi’nden mezun oldu. 19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin Anatomy bolumundeki doktora calismalari sirasinda Birlesmis Milletler (BM) den kazandigi burs ile Hindistan, Yeni Delhi’de yine BM ye ait “International Center for Genetic Engineering and Biotechnology” adli merkezde molekuler viroloji alaninda doktorasini tamamladi. Doktora çalışmasını bir çok uluslararası düzeyde seminer ve kongrelerde sundu. 2000 yılında ABD’nin Atlanta Eyaleti’nde düzenlenen uluslarasi “Hepatitis Viruses and Liver Disease” kongresinde sundugu doktora çalışması “Certificate of Excellence for Outstanding Contribution to Hepatitis Research” odulune layik goruldu. Doktora sonrasi calismalarini ABD’de kanser uzerine yogunlastirdi. 2009 yilinda Amerikan kanser kongresinde sundugu calismasi ile “Scholar-in-Training” odulunu aldi. Halen ABD’nin Michigan Universitesi Tip Fakultesinde Yard. Doc. Dr. olarak meme ve akciger kanserleri uzerine calismalarina devam etmektedir. Dr. Körkaya evlidir ve iki çocuk babasıdır.

Tohum ve toprak

Dünya Sağlık Örgütü bu yıl yayımladığı raporda, dünyadaki kanser vakalarının 2020 yılına kadar yüzde 50 artacağını öngörmüştür. Bu rapordaki bir başka ilginç bulgu ise, gelişmekte olan ülkelerdeki kanser oranlarının, hızla gelişmiş ülkelerdekine ulaşmasıdır (1). Bu ürkütücü küresel artış, hem ülkelere hem de o ülkelerin tıp fakültelerine yeni sorumluluklar yüklemektedir. Bu sağlık sorununa köklü çözümler bulmak için, özellikle Amerika Birleşik Devletleri, Nixon’un başkanlığında 1971’de Ulusal Kanser Yasası çıkarıp kansere karşı ilk savaşı başlatmıştır. Bu süreçte kanser araştırmalarına büyük kaynaklar ayrılmış ve bunun sonucunda özellikle çocukluk lösemilerinin tedavisinde ciddi ilerlemeler kaydedilmiştir.

Son altı yılı Michigan Üniversitesi Tip Fakültesi’nde olmak üzere on yıldır Amerika Birleşik Devletleri’nde kanser araştırmaları yapıyorum. Özellikle mevcut tedavilere cevap vermeyen, metastatik kanserleri daha iyi anlamak amacıyla fare modelleri geliştirip alternatif tedavi yöntemleri bulmaya çalışıyorum. Bir örnek vermek gerekirse, maalesef metastatik olan meme kanseri hastalarının sadece % 20’si 5 yıl yasayabiliyor iken metastaz olmayan hastalarda bu oran % 80’e kadar çıkabilmektedir. Yani daha açık bir ifadeyle metastatik olan kansere 21. yüzyılda bile çare yoktur ve öldürücüdür. Dolayısıyla kanserin tarihçesine bakıldığında kanser araştırmaları çok eski yıllara dayanmaktadır ve tarih boyunca bilim adamları kanser metastazini anlamaya alışagelmişlerdir.  Bu araştırmacılardan bir tanesi de Stephen Paget’dir ve 1889’da kanser metastazini açıklamak için “seed and soil” yani ”tohum ve toprak” anlamına gelen tezi ortaya atmıştır (2). “Tohum” ile kanser hücreleri arasında hem genetik hem de epigenetik olarak en kapasiteli olanın ve “toprak” ile de bu kanser hücresi için en uygun ortamı sağlayacak olan organı ifade etmektedir. Bugünkü bilimin ve teknolojinin ulaştığı bu yüzyılda bile bu tez doğruluğunu ispat etmiş ve deneysel olarak kanıtlanmıştır. Onkologların çok iyi bildiği gibi her kanser hücresi metastaz yapmayacağı gibi metastaz yapan her hücre de bazı organlarda üreyip gelişirken diğer organlarda üreme imkânı bulamaz, yani üreyeceği ortam konusunda seçicidir. Bu seçiciliğin nedeni ise bazı organların bu kanser hücrelerinin üremesi için gerekli ortamı (büyüme faktörü, sitokinler vs) sağlamasıdır. Yani bir organ kanser hücresi için gerekli ortamı ve besin maddelerini sağlamıyorsa çorak topraktan farkı yoktur.

Burada bir kıyaslama yapmak gerekirse, bu “tohum ve toprak” tezi aynı zamanda bana Amerika’nın şu an bilim ve teknolojideki liderliğini de çok basit manada açıklamaktadır. Dünyanın çok değişik bölgesindeki kapasiteli insanların “tohum” ülkelerinde yok olup gidecekken ya da kendini geliştirme imkânı bulamayacakken, Amerika’ya yani verimli “toprak”lara gelip çok başarılı birer bilim adamı, doktor, mühendis vb. olmaları hem tohumun hem de toprağın eşit derecede önemli olduğunu bize göstermektedir. Her yıl on binlerce kişinin katılımı ile gerçeklesen American Association for Kanser Research (AACR) Kongresinin katılımcılarının yarısından çoğu dünyanın değişik ülkelerinden olup araştırmalarını ABD’de sürdürmektedirler.

Böyle bir girizgâh yapmamın sebebi, şahsım da dâhil Amerika’yı kendi ülkelerine tercih etmiş birçok bilim adamını haklı çıkarmak değildir. Zira basta arz etmeye çalıştığım “tohum ve toprak” tezi, bu vakayı açık bir şekilde izah etmektedir. Sorulması gereken soru, “ABD, değişik ülkelerden çok başarılı bilim adamlarına neler sunmuştur ki böylesine bir pozitif beyin göçünü basarmıştır?”

Akademik kariyerime Türkiye’de başlayıp Birleşmiş Milletler’in bursuyla Hindistan’da doktoramı yapıp Amerika’ya doktora sonrası çalışmaya geldikten sonra burada akademik hayatıma devam ettim. Yaklaşık 10 senedir ABD’deki gözlemlerim sebebiyle bilim ve teknolojideki öncülüğünü sanırım daha iyi anlayabiliyorum. Son yıllarda her ne kadar ekonomik krizlerden dolayı inişe geçse de Amerika’yı bilim ve teknoloji için verimli “toprak’ yapan yüzlerce sebep sıralanabilir ama bence başarının sırrı, araştırma kaynaklarının sınırsız olmasının yanında, araştırmacıların derinlemesine uzmanlaşması önyargılardan arınmış olması ve bireyleri veya grupları ötekileştirmeden değişik disiplinlerin ortak çalışmasını gerçekleştirmiş olmalarındadır. Önemine binaen, bilimde uzmanlaşmayı ve önyargısız disiplinler arası ekip çalışmasını, yaşadığım deneyimlerle biraz daha detaylı olarak irdelemek istiyorum. Ayrıca bunun Türkiye’mizde imkânlar ve kaynakların daha da iyileştiği şu dönemde ileriye dönük sağlıklı adımların atılmasına yardımcı olacağına inanıyorum.

Bilimin gelişmesinde önyargıların ve bağnazlıkların bir kenara bırakılıp başka disiplinlerle işbirliği yapılması, bir konuda uzmanlaşmak kadar önemlidir. Bu kriterleri uygulamanın başarılı sonuçlarını, her alanda olduğu gibi tıp alanında da başta ABD olmak üzere Batı dünyası ve Japonya almaktadır. Bu gelişmeler aynı zamanda insanlığa da önemli hizmetler sunmaktadır. Son yüzyılın özellikle tıp alanındaki birçok keşfi (teşhis ve tanı cihazları, yeni ilaçların bulunması), disiplinler arası işbirliğinden kaynaklanmıştır (3). Imatinip adıyla piyasada satılan ilaç (Gleevec) BCR-ABL Fuzyon Protein’nine karşı geliştirilmiş ve kronik myeloid lösemi (KML)’nin tedavisinde çığır açan bir buluştur. BCR-ABL Fuzyon Geni genetikçiler tarafından keşfedilmiş, moleküler biyologlar tarafından karakterize edilip tirozin kinaz olduğu tespit edilmiş, kimyacılar tarafından kristal yapısı çözülmüş, Gleevec ilacı binlerce kimyasal arasından seçilmiş, in vitro kültürlerde ve fare deneylerinde BCR-ABL proteinini inhibe ettiği onaylanmış ve ardından da onkologlar tarafından KML hastalarında başarıyla kullanılagelmiştir (4). Bu disiplinler arası çalışmanın sonucunda ortaya çıkan bir başarıdır ve bir tek bilim adamının böyle bir sonuca ulaşması imkân dâhilinde değildir. Bu işbirliği sonucunda ortaya çıkan Gleevec ilacı, hem insanlara hayat verirken hem de aynı zamanda Amerika’nın ilaç firması Novartis’e milyonlarca dolar kâr getirmektedir.

Bu misyona uygun olarak, Michigan Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin klinik anabilim dallarında değişik disiplinlerden (mühendis, biyolog, veteriner, matematikçi, kimyacı ve fizikçi vs.) onlarca öğretim elemanı çalışmaktadır. Burada bulunduğum zaman surecinde şahit olduğum canlı bir örnek ise bir onkolog ile bir mühendisin geliştirdiği bir cihazdır. Bu cihaz ile kanserli hastaların kan dolaşımındaki tümör hücrelerinin tespit edilmesi ve karakterize edilmesi mümkün olmuştur. Böyle bir cihazın ne bir mühendis ne de bir onkolog tarafından tek başına geliştirilmesi mümkün değildir ve muhtemelen bu cihaz on yıl sonra Türkiye ya da başka ülkelerde klinik amaçlı kullanılmak üzere satışa çıkarılacaktır.

Veteriner kökenli bir araştırmacı olarak son altı yıldır tıp fakültesinin hematoloji/onkoloji bölümünde dünyaca meşhur bir onkolog olan Max Wicha ile çalışmaktayım. Başladığım yıllarda kendisiyle günübirlik yaptığımız görüşmelerde bana sürekli metastatik kanserlerin tedavisinde son 30 yılda hiç bir gelişme olmadığını ve bunun en büyük sebebinin metastatik kanserlerin çok iyi anlaşılmadığından kaynaklandığını ve uygun fare modellerinin eksikliğinden bahsederdi. Bu görüşmelerin ışığında tecrübe ve deneyimlerimi kullanarak geçen yıllarda ekibimle beraber farelerde metastatik meme kanseri modeli geliştirip primer tümörü metastaza götüren yolakları çalışma imkânı bulduk. Daha sonra bu fare modelinden faydalanarak yakında yayımlanacak olan bir çalışmamızda hem tümör metastazından sorumlu yolak ve molekülleri belirledik hem de bu molekülleri baskılayarak metastazı tamamen önlemeyi başardık. Böyle bir çalışmayı ne ben kendi başıma başkalarından soyutlanmış olarak yapabilirdim ne de Max Wicha yapabilirdi. Neticede bu sonuç iyi organize olmuş bir ekip çalışmasının güzel bir ürünüdür ve eğer faz 1 klinik denemelerinde metastatik meme kanseri hastalarında da aynı etkiyi gösterirse bu bizleri son derece tatmin edecektir. 

Özetle ülkemin tıp fakültelerine şunu söylemek isterim: Gelin imkânlarınız ölçüsünde bilimsel ve kalıcı araştırma ekipleri oluşturarak araştırma laboratuvarından hastaya hizmet götürecek şekilde bir yapılanmaya gidip ülkemizde bilimin gelişmesine onculuk edelim. Bunu yaparken de önyargılarınızdan arınıp her disiplinden bilim adamlarını klinik bölümlerde dâhil olmak üzere istihdam edip imkân verelim ki etrafınıza ördüğünüz aşılması imkânsız görünen engeller aşılsın ve Türkiye bu bilimsel yarışta yerini alsın.

Kaynaklar

1) World cancer report. World Health Organization Edited By Bernard W. Stewart and Paul Kleihues

2)Paget, S. The distribution of secondary growths in kanser of the breast. Lancet 1, 571–573 (1889)

3) Committee on Facilitating Interdisciplinary Research, Committee on Science, Engineering, and Public Policy (2004). Facilitating interdisciplinary research. National Academies. Washington: National Academy Press

4) Gleevec: the breakthrough in kanser treatment. Leslie A. Pray. 2008 Nature Education.


Bu makale; Eylül-Ekim-Kasım 2011 tarihli Sağlık Düşüncesi ve Tıp Kültürü Dergisi, 20. sayıdan (s: 90 - 91) alıntılanmıştır.

30 KASIM 2011
Bu yazı 4289 kez okundu

Etiketler



Sayı içeriğine ait yorum bulunamamıştır. Yorum yazabilmek için üye girişi yapınız

  • SON SAYI
  • KARİKATÜR
  • SÖYLEŞİ
  • Şehir hastaneleri hakkında düşünceniz nedir?