Dergi

  • Yazı Büyüklüğü A(-) A(+)
  • Paylaş
Dr. Kadir Doğruer

1962 yılında Samsun’da doğdu. 1985’te İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. İÜ İstanbul Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Ana Bilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Daha sonra Universal Hospital Group ve Memorial Hastanesi’nde yoğun bakım sorumlu hekimi olarak görev yaptı. Halen Medical Park Bahçelievler Hastanesi’nde yoğun bakım koordinatörü olarak çalışmaktadır. Ayrıca karikatürle ilgilenen Dr. Doğruer, 26 ulusal ve uluslararası ödülün sahibi olup 8 kişisel sergi açmıştır. 2 karikatür albümü olan Dr. Doğruer aynı zamanda Karikatürcüler Derneği Yönetim Kurulu Üyesidir.

Yoğun bakımda yeriniz var mı?

Yoğun bakıma hiç girdiniz mi? Yoğun bakımda bulundunuz mu ya da yoğun bakımda yakınınız oldu mu? Herhangi bir yakınınız yoğun bakımda çalışıyor mu? Bu sorulara belki de “evet” diye yanıt vereceksiniz. Peki, yoğun bakımı ne kadar fark edebildiniz? Bir babanın, hele de bir annenin solunum cihazlarına bağlı ve yaşamı tehdit altındaki çocuğunu nasıl merak ettiğini biliyor musunuz? İnsanın boğazı düğümleniveriyor düşündükçe. Yutkunmak güçleşiyor.

Bir yoğun bakım yatağının yanından geçerken birçok algı hareketleniyor. Görüyorsunuz, işitiyorsunuz, koku alıyorsunuz. En önemlisi düşünüyorsunuz ve duygulanıyorsunuz. O yatak, yaşamı tehdit altındaki bir hastaya ayrılmış, o hasta o yatak üzerinde diğer kliniklerdeki hastalardan farklı bir savaş içinde. Yaşama tutunmaya çalışıyor, yaşamın içinde kalarak yakınlarının yanına dönmeye çalışıyor. Monitörlerden yükselen sesler yaşamın sürüyor olduğunu belgelemeye çalışırken arada bir duyulan alarmlar uçurumun kenarına gelmenin yarattığı panik halinin çığlıkları oluyor belki de. Solunum cihazının hortumlarında akan solukların soluksuz hastanın akciğerlerine giderken kat ettiği yol uzayıp dururken çoğu kere yatağın yanından geçip giden siz, o soluğun esintisini fark edemiyorsunuz.

Durun, filmi en başa saralım. Yoğun bakım hemşire bankosundaki telefon her zamanki olağan sesiyle çalar. Telefonun ahizesini kaldıran hemşire, telefondaki sesin isteğiyle doktora seslenir: “Doktor Bey, falanca hastaneden arıyorlar. Yoğun bakımlarında yer yokmuş. Entübe bir hasta. Sizinle görüşmek istiyorlar.” Telefona doğru yavaş adımlarla ilerleyen doktorun zihninde diğer hastalarla ilgili birçok soru işareti yüklüyken yoğun bakım alanındaki tüm sesler, alarmlar, kokular, heyecanlar, itirazlar, koşuşturmalar doktorun tüm bedenini sarmalamıştır. Üzerindeki yükle ağırlaşmış adımlarla hemşire bankosuna yaklaştığında, elinde olmadan eşinin o gün akşamındaki konuklarla ilgili dilekleri de geçiyordur aklından. Ahizeyi eline alır, bankoya yaslanarak gözleri hafif kısık, ahizedeki sesi dinlemeye çalışır. Ses devinimsiz bir ses tonuyla daha yeni acilin kapısında giren hastanın verilerini sıralamadan, “Yeriniz var mı?” diye sorar. Doktor, devamlı aynı şekilde başlayan konuşmaların oluşturduğu kayıtsızlıkla; “Hastanın sorunu nedir?” diye sorarken, her zaman yaptığı gibi “Yeriniz var mı?” sorusunu yanıtlamaktan kaçınır. Telefonun diğer ucundaki ses “Doktoruma vereyim hocam...” der. Yoğun bakım doktoru elinde telefon ahizesi bankoya yaslanmış haldeyken beklemeye koyulur. Diğer yandan yoğun bakım içindeki hareket, devinim, koşuşturmaca devam ediyordur. Bu arada “Hocam, kan gazı sonuçları çıktı...”, “Doktor Bey, hastanın arter kanülü çalışmıyor, lütfen gelir misiniz?”, “Hocam, ben şu respiratörü ayarlayamadım, bakar mısınız?”, “Hocam, kardiyolojiden konsültasyona geldiler, sizi bekliyorlar...”, “Hocam, SGK bir dosyamızı kabul etmemiş, itiraz dilekçesi yazmanız gerek..”, “Hocam, bu akşam nöbette hemşire açığımız var, başhemşireyle görüşür müsünüz lütfen?”, “Arkadaşlar! Korunun, film çekiyorum...” diye seslenen herkes, doktorun o akşamki konukları için neleri hazırlaması gerektiğini bilmedikleri gibi, o anda telefonun diğer tarafına doktorun gelmesini beklerken giderek artan geriliminin farkında bile değillerdir. Nihayet, doktor telefon ahizesine ulaşır; “Hasta az önce geldi. Solunumu kötüydü. Genç... Siyanozeydi. Ancak muayene ederken atım alamadık. Hemen “sipiar” a başladık. Uzun sürdü. Yine de döndü. Biz akut “emay” düşünüyoruz. Yeriniz var mı? Kabul edebilir misiniz?” der. Doktor, bankodaki sekretere döner; “Yatak durumumuz nedir?” diye sorar. Yatak durumunun uygun olduğunu öğrenir öğrenmez tekrar telefon ahizesine dönerek hastayı kabul edebileceğini bildirirken “Kolay gelsin.” demeyi ihmal etmez. Telefonun ahizesini sekretere uzatır ve bankodan uzaklaşarak hala devam etmekte olan soruların ve isteklerin arkasından yönelir. Telefonda kendisine sunulan hastayı unutmuştur bile. Onu tek ilgilendiren bir an önce mevcut hastalarla ilgili sorunları çözmeye çalışmak ve sorunsuz günü bitirebilmektir.

Zaman hızlı geçer yoğun bakımda. Hiç sorun yok dediğiniz an bile sizi meşgul edecek o kadar çok şey vardır ki. Hele SGK kapsamında çalışıyorsanız bu uğraşlarınıza yoğun bir bürokrasi de eklenmiştir. Yoğun bakım ortamında ayrımsız her hastayla ilgilendiğinizde o hastanın hangi basamakta olduğu sizin aklınızdan hiç bir şekilde geçmezken, yazacağınız raporlarda yaptığınız numerik değerlerle değerlendirmeye çalışan bir skalayla karşı karşıya kalırsınız. Basamaklar... Oysa yoğun bakım felsefesine aykırı olduğunu çok iyi bilirsiniz şu basamakların. Yoğun bakıma sadece kritik hasta alınır. Kritik hasta ise şu demektir: “Bir veya birden fazla organ veya sistemde hayatı tehdit edecek düzeyde fizyopatolojik değişikliklerin olduğu ve 24 saat süreyle konvansiyonel tedaviyle fizyolojik düzelmenin sağlanamadığı hasta.” Bu tanımlamayı bazı kriterlerle ölçülebilir hale getirebilme çabalarının sonucunda APACHE skorlama sistemi geliştirilmiştir. En sık kullanılan APACHE II skorlama sisteminde vücut ısısı, orta arter basıncı (Mean arterial pressure), kalp hızı, solunum hızı, arter parsiyel oksijen basıncı, arter pH'sı, serum sodyumu, serum potasyumu, serum kreatinini, hematokrit, beyaz küre sayısı, Glasgow koma skoru gibi 12 kriteri göz önüne alarak bir değerlendirmeye yapmaya ve hastanın değerlendirilmesine yardımcı olmaya çalışılmaktadır. Burada önemli olan, kritik durumdan çıkmaktır. Sağlanan destek uygulamalarıyla hastanın bir veya daha fazla sisteminde gelişen yetmezlik düzeltilmeye çalışılır. Bu çabanın basamağı mı olur? Yoğun bakıma alınan her kritik hasta yaşamın tam olarak kıyısındadır, ölüm bir anlamda yakınlaşmıştır. Hemşire, hekim, hasta ve hastanın yakınları duyarlılıklarını ihmal etmedikleri müddetçe bu kritik düzlemde ölümün soluğunu hissetmekten kaçamazlar.

(…) Ambulans gelmiştir. Ambulansın sedyesinde az önce doktora getirip getirmemek için danışılan hasta vardır. Sedyenin yanında ambulans görevlileri; bir şoför, bir paramedik ve bir doktor vardır. Entübe edilmiş olan hastanın solunumunu şoför elindeki ambuyla sağlarken ambunun uzantısının bağlanabileceği bir oksijen kaynağı ise genelde yoktur. Taşınabilir bir solunum cihazının bulundurulması ise ülkemizdeki ambulanslarda hala bir lükstür ve bulunmamasının doğal olarak kabul ediliyor olmasının acısını yoğun bakım doktoru tekrar tüm hücrelerinde hissetmektedir. Hastanın yaşadığı kayıpları ise ölçmek ne yazık ki mümkün olamamaktadır.

Hemşirelerin, doktorun, personelin de yardımlarıyla bir gayret hasta yoğun bakım yatağına alınır. Hasta çok gençtir. Gönderilen bir kaç satır epikriz raporunu okumaya çalışan doktor, kayıtsızlıkla ve alelacele çalakalem yazılmış epikrizde yeterince detay bulamamanın gerginliğiyle ne yapacağını şaşırmış bir şekilde yeni gelen hastayı tanımaya çalışır. Olsa olsa 25 yaşlarının üzerinde bir kadın olan hastanın şuuru kapalıdır. Derin komada olduğunu tespit eden doktor, epikrizden edindiği tek bilgi olan “akut emay” tanısı karşısında şaşkınlığını gizleyemez. Hekim ve hasta arasında duygusal alışveriş işte başlıyordur.

Doktor hastanın hazırlıkları için istemlerini sıralar: Arter sistemini hazırlayın, çabuk bir santral kateter açalım, bir elektro da çekelim, bu arada hemen kan gazını görelim. Ben hasta yakınlarıyla görüşmeye gidiyorum, siz hazırlıkları yapın. Geliyorum hemen...”

Doktor, yoğun bakım koridoruna doğru yönelir. Otomatik kayar kapının düğmesine basarak kapıyı açtığında yeni gelen hastanın yakınları adeta kapıya yapışmış beklerken göz yuvalarından fırlayan gözlerinde sayısız soru ve derin endişeyle çırpınmamak için kendilerini tutmaya çalışan genç hastanın anne ve babası bekleyen kalabalığın arasında kaybolmamaya çalışırlar. Kalabalık, aralarında doktora yer açar. Doktor, sorgulamaya başlar. Anne telaşla, gözlerinde yaşlar konuşmaya çalışır. Sesi titrerken kelimeleri eklemlendirmeye gücü yetmez. Baba ise konuşamaz bile; suskun donuk ve merakla ne düşündüğünü bilmeksizin beklemektedir. Dayı hızla ve sakin olmaya çalışarak konuşur. Hale (Hale diyelim.) o gün staj yaptığı avukat bürosuna gitmek üzere evden çıkmıştır. O güne kadar hiçbir şikâyeti olmamıştır. Metrobüs durağında beklerken kendini kötü hissetmeye başlamıştır. Önemsemez. Giderek sıkıntısı artmasına rağmen metrobüse biner. Gideceği ofisin bulunduğu semte geldiğinde metrobüsten inmeye hazırlanırken sanki sıkıntısı biraz daha artmıştır. Metrobüs durağına yakın olan ofise hızlı adımlarla ilerler. Ofisin bulunduğu binanın dördüncü katına asansörle çıkan Hale ofisin kapısından içeri girer. Kendisine ayrılan masanın arkasındaki sandalyeye bir an önce oturmak için hızla hareket eder. Oturur, derin bir nefes alır. Aldığı nefes yetmez, soğuk ter damlaları sanki cildini keserek sırtından süzülmektedir. Bir an kendini kaybeder. O an ofiste bulunan çalışma arkadaşları Hale için derhal bir ambulans çağırdıklarında Hale tüm bunlardan habersizdir. Götürüldüğü en yakın hastanenin acilinde kabul edilir edilmez kalbinin durmuş olduğu tespit edilir. Burada kalbi çalıştırılan hasta hızla sevk edilmiştir. Dayı bunlardan başka bir şey bilmiyordur.

İşte doktor yeni hastasıyla baş başadır. Solunum cihazının ayarlarını yapar. Sağ subklavyan venden santral kateterizasyonu yaptıktan sonra arter kanülasyonunu da yapar. Hastanın nörolojik muayenesini yaptığında yüksek bir olasılıkla serebral hasarının çok fazla olduğunu tespit eder. Kardiyoloji konsültasyonunun istenmesi için sekretere haber verir.

Şimdi, doktorun asıl sorunu anne babaya kızlarının belki de hiç uyanamayacağını anlatmaktır. Bunca yıl yoğun bakım hekimi olmasına rağmen bu yükü bir türlü taşıyamıyordur. Doktor düşündükçe omuzlarının ağırlaştığını hissediyordur.

Günün bitiminde bütün gün içindeki yaşanmışlıkların yüklendiği üzerindeki kıyafetleri çıkararak kendisini evine götürecek kıyafetlerini giymiştir bile. Sabah hiç hissetmediği çantasını sırtına alırken o gün çantasını hiç açmaya fırsatı olmamışken anlayamadığı bir şekilde çantası öylesine ağırlaşmıştır ki. Otoparkın merdivenlerine doğru yönelir. Basamakları birer birer inmeye başlamışken son kabul ettiği post sipiar hastasının, ya da Hale'nin kaçıncı basamak olduğunu düşünür. Basamaklandıramaz bir an. Hale'nin durumunu anne babasına anlatırken yüreğinin bilmem kaç basamaktan düşmüş gibi ezildiğini hatırlar bir an. Ayakları dolanır gibi olur, önündeki basamaklar karışır ve düşüverir. Sırtındaki çantası daha da ağırdır…

Bjorn İbsen, Danimarka'da ameliyathanede bir anestezist olarak çalışırken neden ondan bir hasta için konsültasyon istenmiştir. Hem de 11 yaşında poliolu bir çocuk için bir anesteziste neden gerek duyulmuştur. Yoğun bakımda anestezistlerin olması bir kader veya rastlantı mıdır?

Yoğun bakımda kritik hastalara zorlukla yer bulunurken yoğun bakımlar içinde çırpınan anestezi hekimlerine yer var mıdır? Anestezist yerini ararken önünde daha hangi basamaklar olacaktır?

Bu yazı birinci basamak olsun...

26 KASIM 2010
Bu yazı 5728 kez okundu

Etiketler



Sayı içeriğine ait yorum bulunamamıştır. Yorum yazabilmek için üye girişi yapınız

  • SON SAYI
  • KARİKATÜR
  • SÖYLEŞİ
  • Şehir hastaneleri hakkında düşünceniz nedir?