Söyleşiler

  • Yazı Büyüklüğü A(-) A(+)
  • Paylaş

Prof. Dr. İskender Pala: Ben bir fikir bezirgânıyım; eskiden alıyorum, bugüne satıyorum

“Divan şiirini sevdiren adam” diye bilinen Prof. Dr. İskender Pala ile yapılmış bir röportajı takdim etmek kolay değil. Zira birazdan okuyacağınız sözlerin ahengi, takdimdeki tüm kelimeleri tuzla buz ediyor. O nedenle hiç zorlamayıp sözü hemen tarih ve edebiyat anlatıcısına bırakmak istiyorum.

“Divan şiirini sevdiren adam” diye bilinen Prof. Dr. İskender Pala ile yapılmış bir röportajı takdim etmek kolay değil. Zira birazdan okuyacağınız sözlerin ahengi, takdimdeki tüm kelimeleri tuzla buz ediyor. O nedenle hiç zorlamayıp sözü hemen tarih ve edebiyat anlatıcısına bırakmak istiyorum.

“Divan Edebiyatı bizim öz kültürümüzün has malzemesidir”
Bizi kabul ettiğiniz için öncelikle söze teşekkür ile başlamak istiyorum. Çalışma ofisinizin deniz kenarında bir noktada olmasını deniz okullarında yıllarca öğretmenlik yapıp binbaşıyken emekliliğine 2 ay kala ordudan ihraç edilmenizden ötürü içinizdeki denizcilik ruhunun devam etmekte olmasına bağlayanlar var. Gerçi siz “Ben suyu tencerede görmüş bir adamım” diyorsunuz ama. İşin hakikati nedir?
Çok göz önünde ve gizli bir ofis… Herkesin gözünde olmak kadar gizli… Allah bana bir kader yazmış; ömrümün yarısından fazlasını denizin içinde yahut kenarında geçirdim. Oysa ben denizi olmayan bir ilin, Uşak’ın çocuğuyum ve denizi 20 yaşındayken gördüm. Galiba insan uzak zamanların hayalini kurmamalı, ilerisi için çok da hesap yapmamalı. Yazılana rıza göstermek en rahat ve mutlu yol. 20’li yaşlarıma kadar denizle alakalı bir iş yapacağım aklımın ucundan bile geçmemişti. Fakat planlarım ve hesaplarımın ötesinde bir kudret kalemi ki, benim havsalamın ne kadar basit, ne kadar aciz, ne kadar sığ olduğunu gösterdi. Şu anda bulunduğum yeri, mekânı, makamı ne 15 yaşında, ne 20 yaşında, ne 30 yaşında hayal ediyordum. Belki 40’ımda da hayal etmiyordum. O zamanlar bana “İleride şöyle olacak, şöyle bir ofiste çalışacaksın, denizin içinde olacak” diye söyleselerdi, herhalde ben de gülüp geçerdim. Galiba bütün bunlar eskiden denizci olmanın değil de çok çalışmanın bir semeresi. Çünkü düşünürüm ki insan daima çalışmalı. Evdeki çalışma masamın üzerinde yıllarca şu ayeti kerime asılı kaldı: “Ve-en leyse lil-insâni illâ mâ se’â” (Necm/39). “Şüphesiz insanoğlu için çalıştığından başka bir karşılık yoktur” anlamına gelir. Yani siz çırpınsanız da, didişseniz de ancak olacak oluyor. Üzüntüler, kederler ve neşeler hep anlık, hep belirli bir süre bizi kuşatıyor, sonra gene O’nun dediği oluyor.
Yalnız bir şey var: Ben buraya sizi hayranlıkla dinlemeye gelmiş biri olarak gürültüden ötürü adaptasyonda güçlük yaşarken, siz bu heyulanın içinde nasıl bu derinlikli eserleri kaleme alıyorsunuz?
Onu siz duyuyorsunuz, ben duymuyorum. Buradan bakınca denizi siz görüyorsunuz, ben görmüyorum. Buraya gelen misafirlerim genellikle bunu soruyor bana. Oysa ben bütün bunlara alıştım. Trafiğin gürültüsü, zaman zaman sokakta yaşanan kavgalar, anonslar benim hiç farkında olduğum şeyler değil. Çalışmak benim için ayrı bir koridor ve ayrı bir boyut. O koridora girdiğimde dışarıdan gelebilecek bütün sesler kesilir, bütün renkler ve ışıklar kapanır, ben kendi ışığım ve kendi sesimle baş başa kalırım.
İnsanoğlu su misali hangi kaba girse ona sığıyor, onun şeklini alıyor. Yeni duruma alışıveriyor. Belki bununla da ilgilidir…
Biraz da şey… İlgi odaklanması diyelim. Çok kalabalık bir caddede yürüyenler bir cırcırböceğinin sesini duyamayabilir. Ancak bu, cırcırböceğinin sesine odaklanmış birinin o sesi takip ederek cırcırböceğine ulaşamayacağı anlamına gelmez. Ben bu masada günde 10 saat çalışıyorum. 250 gün çalıştığımı düşünürseniz senede 2500 saat… Bu 2500 saatin sonunda bir kitap yazıyorum. Pek misafir kabul etmem burada, randevu vermem, sadece okuyup yazarım. Tabii ki güneşin batışını, iskeleye yaklaşan bir vapurun sesini, şuradan geçen bir minibüsün bangır bangır müziğini ben de duyuyorum ancak bunlar beni okuyup yazmaya odaklanmaktan alıkoymuyor. Yani dışarıdaki sesleri duyuyorum, dinlemiyorum. Görüyorum, bakmıyorum.

“Sözü şiirle söylediğinizde ölümün elinden bir şey kurtarmış olursunuz”
Çok teşekkür ederiz. Girizgâhın ardından şimdi izninizle Divan Edebiyatı konuşmak istiyoruz. Lise müfredatında “failatün failün” kalıbı ile soğutulan Divan Edebiyatı ve size ait “Divan Edebiyatı aşkın has bahçesidir” sözü... Ve bugünün şıpsevdi gençleri. Kimilerince Baki ve Fuzuli’de kalmış, bitmiş, eskide kalmış bir şey Divan Edebiyatı. Genel bir Divan Edebiyatı değerlendirmesi ile derinleştirelim mi sohbetimizi?
Şüphesiz ki Divan Edebiyatı bizim öz kültürümüzün has malzemesidir. Onsuz olamayız, onsuz daima eksik kalacağız. Divan Edebiyatı deyince onu bir kalıp yahut eski kelimelerden oluşmuş, anlaşılmayan bir dünya olarak algılıyoruz. Hâlbuki o bizim hukuk sistemimiz, iktisat teorimiz, o bizim sözümüz, dinimiz, dilimiz, kültürümüz, geleneğimiz, o bizim anlayışımız, toplumumuz, sosyolojimiz, psikolojimizdir. Neden böyle söylüyorum? Osmanlı toplumunda sözü güzel ve kıymetli söylemek esastı. Geleceğe kalacak, gök kubbede tınısı duyulacak söz de en güzel biçimde söylenirdi. İnsanoğlunun sözü en güzel söyleme biçimi şiirdir. Ayetleri ve hadislerin arkasından sıralamada üçüncü gelir. Dolayısıyla şiir biçiminde söylediğinizde o söz kaybolmaz, hatırlanır. Ölümün elinden bir şey kurtarmış olursunuz. İlkokul öğretmeniniz söylediği sözleri unutmuş olabilirsiniz ama ilkokulda öğrendiğiniz şiirleri hala hatırlarsınız. Şiir, sözü unutmanın en güzel ilacıdır. Dolayısıyla atalarımız sözü söyleyecekleri zaman alelade, ortaya ve laf olsun diye değil, belirli bir katmanda kafiyeli, vezinli, ölçülü, işte içinde sanatı olan formda söylüyorlardı ki bu söz etkili olsun ve hatırlansın. İlmihal, tarih ve hatta sözlük kitaplarını da bu anlayışla yazdılar. Sizi daha fazla ilgilendiren alandan söyleyeyim; manzum tıp kitabı vardır. Manzum hayat kitapları vardır, örneğini vereceğim biraz sonra. Lügati Language diye bir kitap var, şurada Deniz Müzesinin arşivinde. Anlıyorsunuz ki İngilizce-Türkçe sözlük. Kitabı açtım, şiir biçiminde, beyit beyit yazılmış. Lügati hazırlayan; her beyitte 4 tane İngilizce kelime vermiş, 4 tane de karşılığını vermiş. Ama bunları kafiyeli ve vezinli bir şekilde vermiş. Arapça-Türkçe sözlükler bile manzum olarak hazırlanmış. Bu, Divan şiirinin ta kendisidir. Divan şiiri deyinde sadece aşk gazelleri falan gibi algılanıyor, bu yanlıştır. Divan şiiri hayatın kendisidir. Yavuz Sultan Selim’in hayatını baştan sonra anlattığı Selimname isimli kitap şiir formundadır. Süleymanname de öyle. Osmanlı tarihi denilen şey, sadece bir kronolojiye indirgenmiştir. Falanca yılda falanca zafer, falanca yılda falanca yenilgi. Böyle gider. Ama o kronolojinin içerisinde insanların kalbine dokunan, o günkü acıları ve sevinçleri ya da gurur ve üzüntüleri anlatan fazla bir metin yoktur. Mesela Kosova Meydan Muharebesine giden bir delikanlı, Edirne’de bıraktığı nişanlısı veyahut ailesi hakkında neler hisseder, yolda ordu konakladığında yakılan ateşin başında hangi türküyü çığırır, bunlar tarih kitaplarında yoktur. Bunlar anı kitaplarında da yoktur çünkü anı yazılmamıştır. Daha doğrusu nesir yoktur. Ama işte yazılmış bir beyit varsa, o beyitte insanların duygularını hissedersiniz. Kronolojinin içini dolduran insani her şey Divan Edebiyatı’nın konusudur. O nedenle Osmanlı tarihi ile Divan Edebiyatı bir elmanın iki yarısıdır. Sadece birini öğrenerek lezzetini alamazsınız. Tarihçilerimizin Divan şiirini çok iyi bilmesi gerekir. Divan şiiri üzerine çalışanları da Osmanlı Tarihini çok iyi bilmeleri gerekir. Çünkü karşılaştığınız herhangi bir şiiri; hangi yıllarda, İstanbul’un hangi ortamında, nasıl bir siyaset gündeminde, nasıl bir hayat ortamı içinde yazıldığını bilmezseniz o şiir iyi yorumlayamazsınız. Bunları hakkıyla yapabildiğinizde o zaman “failatün failün” kalıbının dışına taşmış olabilirsiniz. Ben hayatım boyunca Divan şiirine şu gözle baktım: Bu, müzelik bir şey değil. Okuduğum her şeyin bugünde bir karşılığı olmalı. Herhangi bir şiiri öğrencilerime anlatırken, “İşte çocuklar, 17. göbekten büyük dedeniz böyle hissediyordu” demek bile bir izdüşümdür. Bu bakımdan Divan şiirini okumak ve yorumlamak büyük bir olaydır. Şair adaylarına diyorum ki, “İyi şair olmak istiyorsanız sözgelimi Atilla İlhan’ı, İsmet Özel’i, hadi arkasından Cahit Sıtkı’yı, Mehmet Akif’i, hadi arkasından Karacaoğlan’ı, Âşık Ömer’i, hadi arkasından Yunus Emre’yi, Pir Sultan’ı, sonara da Fuzuli’yi yahut Nedim’i çok iyi okuyacaksınız, öğreneceksiniz. Neden bunu böyle söylemiş, hangi şartlar bunu ona söyletmiş, o çağda öyle söylenen durum bu çağda nasıl söylenebilir, ben bunu nasıl söyleyebilirim vs. diye düşünerek bu insanları okuyun ve ondan sonra tekrar şiir söyleyin” diyorum. İşte o gün söyleyeceğiniz şiir, tıpış tıpış Nobel’i sizin ayağınıza getirir. Bununla yetinmeyin, Şekspir’in nasıl söylediğini, Newton’un nasıl söylediğini, Hafız’ın nasıl söylediğini de anlarsanız o zaman dünya şairi olursunuz. Dayatmalarla bizden alınan Divan geleneği dün gelecek bizi yeniden gelip kuşatacak. Zaten kendisini bize dayatıyor. “Beni öğrenmeden siz tamamlanmış olamayacaksınız” diyor. Ben Divan Edebiyatını avucumuzun içinde duran ve üzerine kül dökülmüş bir kora benzetiyorum. Artık üzerindeki küller savrulmaya başladı ve alttaki elmas yahut yakut olan korun güzelliği ve sıcaklığı görülmeye, hissedilmeye başladı. Benim torunlarım, sizin çocuklarınız Divan şiirini biliyor olacaklar.
Hayatın, sanatın, edebiyatın ana malzemesi aşk. Siz, Cennet ile cinnetin aynı kökten geldiğini ifade edip aşkın ikisi arasında bir yerde olduğunu ifade ediyorsunuz. Bu ifadeyi açabilir misiniz?
İnsanın yaratılışı madde ile mananın dengeli bir halde hamurlaşması ile olmuştur. Fakat materyalist çağda her şey madde ile ölçülmeye başladı. Hâlbuki Divan Edebiyatı’nın söz söylediği çağlarda insanoğlu bu dengeyi koruyabiliyordu. Böylece mücerret olan müşahhas olanla, soyut olan somut olanla belirli bir bağ içerisinde idi. Bu, ister istemez insanın gönlüyle aklını birbirine eşit değere ve birbirini destekler konuma getirmiştir. Akıl denilen şey sıfır numara bir gözlük gibidir ve insana verilmiş en değerli varlıktır. Siz aklınızı gönlünüzün önüne koyar da onu gönlünüzün gözlüğü yaparsanız o sizi yüceltir, yükseltir ve belki saadete eriştirir. Fakat siz aklınızı nefsinizin önüne koyar da nefis gözüyle bakarsanız o zaman sizi alçaltır, düşürür ve belki mutsuz eder. Nefsin istedikleri ile aklın istedikleri arasında tercih yapmak insanın elinde ve iradesindedir. Âşıklar nefisten ve maddeden vazgeçmiş insanlardır. Aşk ile sarhoş olan kişinin, şarap ile sarhoş olan kişiden farkı, bakış farkıdır. Şarap ile sarhoş olan kişi baktığı zaman biri iki görür, aşk ile sarhoş olan kişi ikiyi bir görür. Eğer kendinden vazgeçebiliyorsan ve biz kelimesini ben kelimesinden, sen kelimesini de ben kelimesinden daha fazla kullanabiliyorsan o yolculuğun sonu melekliğe çıkar. Aşk beşeri, ilahi, mecazi, platonik, tüm bu katmanlarda daima insanı olgunlaştıran, kemale ve kıvama erdiren, her defasında bir gömlek daha üste çıkaran bir anlayış biçimidir ve bu gönülde tecelli eder. Aklın orada işi yoktur. Aklınız ile hareket ederken aşktan bahsedemezsiniz. Menfaatten bahsedebilirsiniz. Eşinize, “Ben senin için şunu şunu yaptım” diye söylüyorsanız orada bir alışveriş vardır, aşk yoktur. Eğer siz, “Ben senin için ne yapabilirim” diye bakıyorsanız hayata, “Sen ki varsın, her şeysin” diye baktığınızda sevgiliniz ister mahalledeki genç kız, ister falanca tekkedeki mürşit, ister falanca dindeki peygamber, ister kâinatın sahibi olan Allah olsun; “Ben senin için varım ve senin için ne yapabilirim” sorusu aşkın temel cümlesidir. Böyle olunca Cennet kendiliğinden gelir ve böyle yaşayan insanları da başkaları delirmiş, cinnet geçirmiş gibi görür. Fakat deliye sorgu-sual yoktur. Hem bu dünyada, hem öte dünyada. Onun için aşk çılgını daima kârdadır. Fuzuli der ki; “Mende Mecnûn’dan füzûn âşıklık isti’dâdı var /Âşık-i sâdık menem Mecnûn’un ancak adı var.” Allah insanı yaratırken içimize aşk cevherini de koymuştur. Kiminde bu cevherin kıratı 5’tir, kiminde 15’tir, kiminde 55’tir. Aşk kıratı 55 bile olsa işletmedikten sonra aşk cevheri ile yaratılmış ve ölmüş olursunuz. Aşk cevheri 15 iken onu işletirseniz o zaman âşık olarak ölürsünüz. Mesele size verilen nimeti kullanıp kullanmamak meselesidir. Bu da bizim madde ile manaya bakış arasında durduğumuz yeri gösterir. Siz bunun adına ister iman deyin, ister inanç deyin. Ders çalışmak bile aşkla yapılmış bir şeydir. Aşk sadece iki şahıs arasındaki magazin haberi ya da birinin ötekini bağlılıkla sevmesi anlamına gelmez. Hayatın her alanında aşktan söz edebiliriz.

“Zamanı tüketen biri olarak ölürseniz Karacaahmet’te bir mezar taşı olursunuz”
Kitaplarınızın konuları kadar yazılış hikâyeleri de dikkat çekiyor. İki Dirhem Bir Çekirdek’te deyimlerin ortaya çıkış nedenleri, Dört Güzeller Toprak, Su, Hava, Ateş’te dört elementin kültürlerde ve medeniyetlerdeki anlamıyla okuru tanıştırıyorsunuz. Katre-i Matem’de lalenin tarihle, aşkla, acıyla iç içe geçmiş hikâyesini anlatıyorsunuz. Kitab-ı Aşk’taaşkın hallerini, Şah ve Sultan’da Çaldıran’ı, Yavuz’u ve Şah İsmail’i anlatıyorsunuz. Kitaplarınız bize sadece bir olayı, tarihten bir yaşanmışlığı anlatmıyor, bambaşka şeylerin kapılarını aralıyor. Yayınevinizin adının “Kapı” olmasının sırrı da burada hatta belki. Kitaplarınıza tanıştığınız insanların, yaşadığınız, gezip gördüğünüz yerlerin ne gibi izdüşümleri oluyor?
Şahsiyetleri mekânlar belirler. Nasıl bir mekânda yaşıyorsanız öyle bir şahsiyet sahibi olursunuz. Onun için Üsküdar’da büyüyen bir gençle, Nişantaşı’nda büyüyen genç arasında en azından tarih, müzik, hayat anlayışı bakımından farklar vardır. İzmirli biri Karslı birinden çok farklıdır. Mekânlar sıfatımız, boyamız, rengimiz olur. Ben yazdığım kitaplarda yaşadığım yerlerin mutlaka etkisindeyim. Barbaros Hayrettin Paşa’yı yazmazdım yoksa. Burada yaşamanın, burada ofis sahibi olmanın bedeli, bir vefa borcudur o kitap. Eyüp Sultan’ı yazmamın nedeni, İstanbul’un manevi sahibi olmasındandır. Katre-i Matem, İstanbul’da yaşamanın zekâtıdır. Şahsultan, toplumda yaşanan ve yaşanacak olan bir çatışmanın nasıl önlenebileceği üzerine çekilen sancının bir sonucudur. LM dediğim Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk, Divan şiirinin bizatihi müşahhas bir romanıdır, Divan şiirini öğretme çabasıdır. Bunların hepsi bendeki sorumluluk hissinden ortaya çıkar. Şöyle düşünürüm: Sahip olduğum bu kadar bilgi var. Bir de kalemim var. Bu kalemle bunları başkalarına ulaştırmazsam o zaman bana verilen ilmi israf etmiş, heder etmiş olurum. İnsan Allah’a karşı hesabını namazdan, niyazdan, dostluktan kolay verebilir. Nihayet der ki, “Rabbim sen o kadar yücesin ki beni affedersin. Ben kulum, nefsim vardı. Fakat senin rahmetin benim günahımdan boldur” der, af yolunu bekler. Ama Allah sana, “Kulum, sana ne güzel bir emanet vermiştim. İlim sahibiydin. Bu ilimle ne yaptın? Sana bir kalem vermiştim. Bu kalemle ne yaptın?” dediğinde hesabım eksik çıkarsa kulluğumu da yerine eksik getirmişim demektir. O nedenle yazdığım bütün kitaplar belli bir sorumluluğun, topluma bir şeyleri aktarabilmenin gereğidir. Ben bir fikir bezirgânıyım; eskiden alıyorum, bugüne satıyorum. Bu entelektüel bir sorumluluktur. Bu ülkenin okullarında okumuşum. Öğretmenlerinden ders dinlemişim. Değişik mesleklerde tecrübe edinmişim, şimdi bunun üzerine yatacağım; hayır, bu olmaz. Benim zamanı üretmem lazım. Zamanı tüketen biri olarak öldüğünüzde Karacaahmet’te bir mezar taşısınızdır Ama zamanı üreten biri olarak öldüğünüzde siz bir mezar taşı olmanın ötesinde olursunuz. O zaman sizin arkanızda bıraktığınız eserlere bakarlar. İyi şeyler bırakmışsanız dua alırsınız, kötü şeyler bırakmışsanız arkanızdan da kötü şeyler gelir. O nedenle mesela tarihi bir roman yazıyorsam tarihi saptırmamaya çalışıyorum. En azından tarihi kaynaklarda geçen tüm bilgilere ulaşmaya ve onların hiç hilafına bir saptırmaca yapmaya çalışıyorum. Zira ölmüş insanların hakkına girdiğinizde onlarla nasıl helalleşebileceksiniz? Kitaplarımda anlattığım insanların hepsiyle inşallah öte dünyada, Cennette buluşmayı umuyorum. Onlarla sohbet etmeyi, şimdi haklarında yazarken ikilemde kaldığım, “Acaba böyle midir” dediğim şeylerin hakikatini onlara sormayı, bu konularda sohbet edebilmeyi umuyorum. Benim Cennet anlayışımın içinde bu da var. Peygamber Efendimizin sohbet meclisinde, “Ya Rasulallah, ben senin hicretini böyle yazmıştım. Çünkü bana kadar ulaşan bütün kaynaklar böyle söylüyordu. İnşallah hilafına bir şey yazmamışımdır” demek ve kitabımı ona hediye olarak sunmak istiyorum. Kim bu dünyada hazırladığı şeyi öbür tarafa bir yük olarak götürmek ister ki? Dolayısıyla kitaplarımda insanları yanlış yola saptırmamak, kötülüğe sevk etmemeye gayret ediyorum. Ben hiçbir zaman okurumun seviyesine inerek yazmayı tercih etmedim, hep okurumu kendi seviyeme yükseltmeye gayret ettim. Kitaplarımı bu doğrultuda kaleme alıyorum.
Şu anda hangi kitap üzerinde çalışıyorsunuz?
Peygamber Efendimizle ilgili bir kitap yazıyorum. Tabi ki roman değil. Zira O’nun hakkında roman yazılamaz, yazılmamalı. Çünkü roman bir kurgudur, oysa Efendimiz’in hayatının her sahnesi belirgin ve nettir. Ama bu bir siyer kitabı da değil. Ben bir edebi metin yazıyorum. Güzel olacak inşallah, bu kadarla yetinelim. Son okumasını da yaptım. Şu anda Kâbe okuma zamanı. Kâbe’ye gideceğim ve en son orada okuyacağım.
Son okumalarınızı galiba hep kitabınızda işlediğiniz olayların geçtiği yerlerde yapıyorsunuz…
Evet. Şahsultan kitabımın son okumasını Tebriz’de, Çaldıran Savaşı’nın yapıldığı meydanda yaptım. Ve pek çok yeri değişti. Barbaros ile ilgili kitabımın son okumasını Akdeniz’in kıyılarını gezerek, Fransa, Cezayir, Tunus, İspanya ve İtalya’da yaptım.

“Sirse bir hayvan çiftliği kurmuş, âşıklarını bu çiftliğe doldurmuş”
Konuyu biraz bize, sağlığa yaklaştırmak için sormak isterim; Divan Edebiyatında sağlık ve hastalık konularının ele alınış şekilleri nasıl? Ve de sizin kitaplarınızda… Kitaplarınızda bir şifacı, bir hekim, bir hasta kahramanınız var mı?
Katre-i Matem’de bir şifahaneden bir çocuktur benim kahramanım. Topaç Yeye isminde bir çocuğun hikâyesidir anlatılan. LM’de hekimlerin hikâyeleri de anlatılır. Efsane adlı kitabımda şifacı bir rahibe vardır. Mihmandar’da Bizans’ta bir sağlık serüveni işlenir. Peki, o dönemlere ait sağlık bilgilerini nereden biliyordum da yazdım? Başta da Divan şiir bir toplumun sosyolojisi, psikolojisidir, hayatın ta kendisidir dedim ya, bir aşk gazelinde yahut bir zafername kasidesinde göz hekimliği yahut diş ağrısı ile ilgili o kadar zengin örnekler vardır ki. Örneğin 16.yüzyılda yaşamış olan Hayali şöyle der bir beyitinde: “Dil safhasına baktım etrafı cümle meşrûh / Bildim bu nüsha çıkmış bir zû-fünûn elinden.” Yani gönül sayfasına baktım, o sayfanın içinde yazılanlara birileri durmadan şerhler yazmış. Hani sayfanın kenarları oklar çizilip yazılarla dolmuş. Bildim ki bu sayfayı yazan kişi gönül işlerinden çok anlıyormuş ve yazdıklarının farklı manalarına da birileri durmadan şerhler düşmüş. Beytin birinci anlamı bu. İkinci anlamına gelince; gönül sayfasının etrafı çiziklerle dolmuş, yani kalbin çevresinde neşterler işlemiş. Meşrûh kelimesi eskiden teşrih ilmi denen “ameliyat” ile aynı kökten gelir. Yani aşığın kalbinin çevresi hep çizik çizik edilmiş. Belli ki onu o hale getiren zü-fünun, yani aşk işinde bilgileri bilgilerle tartan bir bilge sevgili. Bakın şair 16.yüzyılda kalp ameliyatından haber veriyor yahut da hayal ediyor. Buradaki Zû-fünûn, fen sahibi adam demek. Hani tıp ilminde Hipokrat ya da İbni Sina gibi. Aşk işinde de sevgili gibi.İbni Sina’nın Şifa fi’t-Tıb adlı eseri eskiden medrese müfredatına girecek kadar ünlü bir eserdi ve şairler tıp bilgilerine yabancı sayılmazlardı. Bu kitap, Divan şairlerinin pek yakınında bulundurdukları bir kitaptır. Dolayısıyla onların eserleri arasında tıp dünyası ile ilgili o kadar çok beyit vardır ki. Keşke bir hekim, Divan Edebiyatı alanında doktora yapsa da bunları bir tez halinde ortaya koysa. Böyle böyle yenileneceğiz.
Harika! Başka örnekler var mı?
Olmaz mı! Gene 16.yüzyılın şairlerinden Meali şöyle yazmış. “Mariz-i aşk olup bu dil döner darüşşifan içre / Yatar hasta nice yıldır güc ile sağa dönmüştür.” Bu beyitin o kadar çok anlamı vardır ki. Kalbim aşk hastası olmuş, ey sevgili senin darüşşifan içinde döner durur. İşte ilk anlam. Buna göre sevgili o kadar alicenap ki, âşıkları o kadar çok ki, âşıkları nasıl olsa bu aşka düşünce akıllarını yitiriyor, deliriyor diye sevgili onlara bir darüşşifa kurmuş. Nice yıldır bu darüşşifada yatan hasta güçlükle sağa dönmüştür. 50 yıllık yatalak hastanın sağa dönmesi ne büyük bir olaydır. Sevgili o tarafa gelince böyle sağa dönmüş. Beytin ikinci anlamı darüşşifaları anlatır. Malum, darüşşifalarda akıl hastaları ilk muayeneden sonra delilik derecelerine göre zincirle mi, urganla mı bağlanacak, yoksa kapısı kapalı bir odada mı tutulacaklar ona karar verilir, hücresine yerleştikten sonra darüşşifada tedavileri fayda verdikçe, mesela onar günlük kürler uygulandıkça sağ hücreye doğru nakledilir ve en sonunda bütün hücreler bitince taburcu edilirdi. Bu hücrelerin sayısı genelde yedi adettir ve her birinde ilaç tedavisiyle birlikte müzikle tedavi uygulanırdı. Yunan mitolojisinde Sirse diye bir kadın vardır. O kadar güzel bir kadındır ki onu her gören âşık olur. En sonunda kendisine âşık olanları imtihan etmeye başlar. “Ey âşık, beni sevdiğini ispat için ne yaparsın? Mesela ben eşek ol desem benim için eşek olur musun, köpek olur musun?” der. Bu soruya “Nasıl yani?” diye tepki verenleri huzurundan kovar, kabul edenleri de hayvana döndürüp bir çiftliğe doldurur. Bir gün Zeus, Sirse’yi çağırır, “Bu yaptığın ayıp. Bu insanları değişik kılıklarda yaşatarak neden zulmediyorsun?” der. Sirse’nin cevabı manidardır: “Ben onlara neden zulmedeyim! Onlar benim âşıklarım. Onlar dışarıda bensiz insan olarak yaşamaktansa benim çiftliğimde benimle at olarak, köpek olarak yaşamayı tercih ediyorlarsa suç bende mi?” Zeus kadına hak verir. Çiftliğin aşıkları eksik olmaz. Dikkat buyurulsun, Sirse’nin çiftliği beri yanda bir daruşşifa, bir bimarhane olarak çalışmaktadır. Yani sevgili, âşıkları için hayvan çiftliği değil, şifahane kurdurtmaktadır. Bu durumda âşık da (ki Divan şairi kendini âşık hisseder) şöyle düşünür: “Şükürler olsun sevgiliye, bana hicran ve hasret vererek beni o kadar düşünüyor ki, aşk işinde biraz daha kıvama erebilmem içim beni hiç durmadan ferdaya salıyor. Yarın, yarın, yarın diyerek beni erteliyor. Ve ben bu dert ile çıldırdığımda, aklımı yitirdiğimde o beni kendi darüşşifasında tedavi ediyor. Ta ki akıllanayım ve yeniden ona âşık olup yeniden aklımı feda edeyim diye. Sevgili ne kadar da alicenap!” İşte Batı medeniyetinde Sirse’nin çiftliği, işte bizim darüşşifamız. Asaleti görüyor musunuz? Aşk delisi orada cinnet halinde ve Cennet hayatını yaşıyor. Malum, cinnet ile cennet aynı kelimedir. Sevgili için deli olmak, başka yerde akıllı olmaktan daha güzeldir bu yüzden. Velhasıl tıbbi bilgiler Divan şiirinin ruhunda vardır. Ama dediğim gibi, bir hekimin bunları tez haline getirip kitaplaştırmasını bekliyor. Şimdi size Hayriyye isimli kitabımı takdim ediyorum, orada da göreceğiniz üzere tıp Divan şiirinin içinde oldukça geniş yer tutar.
“Bugün söze değer verilmiyor. Alelâde lâflar söylüyoruz, küfürler ediyoruz vs. İncir çekirdeğini doldurmayacak şeyler. Söz diye söylediklerimiz bile eksik. Bağırıyoruz, sesimizi yükseltiyoruz, sözümüzün değerini düşürüyoruz.” diyorsunuz bir yerde. Bugünün Türkiye’sinde insanlar söz söyleme, birbirlerini anlama noktasında ne durumdalar?
Bakın zihninizde 500 kelime varsa, hayatı algılamanız da, mutluluğunuz da 500 kelime ile ölçülür. Yani hayat algınız son derece sığdır. Eğer 5000 kelime ile yaşıyorsanız 500 kelime olana göre hayatı 10 kat daha yoğun yaşarsınız. Daha derin, daha geniş, daha anlayışlı, daha üzgün, daha mutlu, ama illa ki daha zengin. Kavramlarınız, kelimeleriniz yoksa düşünebileceğiniz alanlar sınırlanmaya başlar. 500 kelime ile yaşayan, sığ bir dünyada monoton bir hayat ve yeknesak bir yürüyüşle sona gittiğini düşünür. Yaşadığının farkına bile varamaz. 5000 kelime ile yaşayan ise süre olarak değilse de anlayış ve derinlik olarak daha uzun bir ömür sürer. Çünkü dolu dolu yaşar. Dağlar tepeler aşar, kıvrıla kıvrıla yaşar hayatı. İnsanların zihinlerinde kadar çok kavram olursa hayattan o kadar lezzet alırlar. Bakın bağışlamak diye bir kelimemiz var. Aklıma gelenleri sayayım. İhsan bir bağışlama biçimidir. Lütuf bir bağışlama biçimidir. Atâ bir bağışlama biçimidir. İltifat bir bağışlama biçimidir. Himmet bir bağışlama biçimidir. Kerem bir bağışlama biçimidir. O kadar çok farklı kullanımı var ki. Biri maddi bir bağışta bulunmak, öteki yaşlıların gençlere bağışlaması. Biri manevi derecesi yüksek birinin dervişine bağışı, bir başkası eşit olan insanların birbirlerini bağışlaması… Biri küçüğün büyüğe bir şeyi bağışlaması vs. Şimdi siz bütün bu kelimeleri elinizin tersiyle itip hepsinin yerine bir tek bağış kelimesini kullandığınızda…
Hatta “pardon” cümlesiyle dosyayı kapattığınızda…
Evet. O zaman hayattan ne kadar anlam devşirebildiğinizi oturup yorumlayın. Hadi hekim dergisine konuşuyoruz. Hekim kelimesine bakalım. Hakîm filozof manasında. Hikem hikmet demek. Hakem maçları yönetir. Hâkim hükmeden, mahkeme kuran. Mahkeme, muhkem, muhakeme, hikemiyat, hikmet… Bu kelimeleri çoğaltabilirsiniz. Bunlar bize anlatıyor ki bir hekim sadece kelime kökü itibariyle bile bir felsefeci kadar donanımlı, bir astroloji uzmanı kadar göklerle, burçlarla ve tabiatın insan üzerine etkileriyle ilgili, bir yargıç gibi hastalıklar ve tedavileri hakkında hükmedebilen, hangi bitkinin hangi derde deva olduğunu anlayacak ferasette bir tabiat uzmanı, ilacın dozunu düzenleme bilgisine sahip bir hakem vs. olmalıdır.
Zaten hadiseye böyle baktığımızda hekimin adı İbni Sina oluyor.
Evet. Şimdi siz bütün bu kelimelere sırtınızı dönüp yerini doktor ile doldurmaya çalışırsanız hiçbir doktor böylesi bir donanıma sahip olamaz. Kelimelerinizi değiştirdiğinizde medeniyetinizi de değiştirmiş olursunuz. Kelimelerinizi telaffuz ederken dikkatli olmalısınız. Biz şimdi o durumdayız.

“Kalbimle aram iyi, bana ihanet etmesine ihtimal vermem”
Son iki soru hocam. Sağlığınız ne durumda? Hep aşktan bahseden, aşka dair yazan biri olarak, gönül yönünden pek hasta olmadığınızı tahmin ediyoruz? Ruh haliniz beden sağlığınızı nasıl etkiliyor?
Ben hamdolsun ki hep şükreden, kendimle barışık yaşayan biriyim. Belki o nedenle kolay kolay hata olmam. Hasta olduğum zaman da zaten beni ameliyatla doğrulturlar. Geçenlerde bir hekim arkadaş bir check up yaptıralım dedi. Tamam dedim, yaptırdık. Ama kalp cehck up’ı yaptırmadım. Ben ömrüm boyunca kalbi ile arasını iyi tutmuş bir insanım. O nedenle kalbime baktırmam. Onun bana ihanet etmeyeceğini bilirim. En azından buna inanırım. Kalbi bu dünyada benden daha iyi anlayıp övebilen hangi hekim var Allah aşkına! Bunu kibir için söylemiyorum. 30 yıldır onu dinliyor, anlıyor, anlatıyorum.
İyi de kalbinizi anlayıp sevmeniz oradaki damarın tıkanmamasına neden olur mu?
Evet olur. Ben buna inanıyorum. Bu kalp bana ihanet etmez. Yahu siz size hiç durmadan iyilik yapan birine ihanet eder misiniz? En güzel parçam kalbim benim. Öleyim de onun ihanet ettiğini görmeyeyim!
Son yıllarda sigorta sistemi insanların hastaneye doktora, ilaca erişimini kolaylaştırdı. Paralel olarak çok sayıda özel hastane açıldı? İnsanların bedenlerinin hastalıkları mı arttı, ruh ve beyinlerinde mi arazlar arttı? Neden bu kadar çok doktora gider olduk?
İnsanın madde ile mana dengesi bozuldu. İnsan kendini ıskaladı. Şimdi moda hastalıklar var, asıl bunlardan kaçınmak lazım. Ömer Bey, şimdi bir binanın 35.katında yaşayan bir insanın metabolizması bozulmasın da ne olsun Allah aşkına! Toprak ile bütünleşmek için yaratılmış olan insanoğlu, şu ayağının toprakla temas edemediği kentte hastalanmasın da ne olsun! Tabiatından çıktı insan. İnsanı da hormonladılar. İnsanlar artık insan gibi değil. Modernite insana hayatta kolaylıklarla birlikte pek çok hastalığı da getirdi. Eskiden elektriğimiz yoktu, gece olunca hayat sona ererdi. Şimdi elektriğimiz var ve 3 vardiya yaşıyoruz. Bu tempoya vücut nasıl yetişsin? Elektriğimiz yokken 95 yıl yaşıyorduk, şimdi 65 yıl yaşıyoruz.
Doğamızın yat dediği saatte yatmıyoruz, kalk dediği saatte kalmıyoruz. Doğamızı aykırı bir hayatı yaşıyoruz.
Sadece o da değil. Benim çocukluğumda, “Bu adamın üzerine bir gün bile güneş doğmamış” denen adamlar vardı. Ama o dönemlerde o adamın uyuduğu ev, yüksek bir tavanın altında bir yer yatağında, oksijeni bol bir ev idi. Şimdi yatak odalarımız o kadar dar, oksijen o kadar az ki. Bir de yatak odalarına yüklükler, yatağın altına doldurulanlar, yetinmeyip bir de odaya konan çiçeklerle odalarımızı o kadar daraltıyor, o kadar oksijensiz bırakıyoruz ki zaten orada uyansan uyansan 9’da uyanabilirsin. Dinlenmiş de hissetmezsin. Böyle bir odada güneş doğmadan nasıl uyanacaksın! Mekânlar şahsiyetleri belirler derken biraz da bunu anlatmaya çalışıyordum. Siz apartman sisteminde hayatı yatay değil de dikey yaşarsanız, başınızı kaldırıp baktığınızda bile bazen güneşi göremezseniz o zaman sürekli mutsuz, sürekli hasta olursunuz. Mutlu ve zinde hissetmezsiniz. Yahu biz koskoca dünyanın dengesini bozmuşuz, insanın dengesi bozulmuş çok mu? Bu kadar özel hastane bana şunu düşündürür: Eskiden de hastaneler vardı ama sadece şehirlerde vardı. Kasabalarda hiç yoktu, hastalar şehre öküz arabasında getirilirdi. Ben bunları yaşadım. Şimdi her köşe başında bir hastane. Hepsi dolu. Her odası tıklım tıklım. Ticari tarafını hiç konuşmuyorum. Sağlık sisteminin böylesine paraya dökülmesini zaten uygun bulmuyorum ama ben işin öteki kısmındayım. Böylesine her köşe başında hastanenin olduğu İstanbul size de ürkütücü gelmiyor mu? İnsanlık israf oluyor, vesselam.
 
 
SD (Sağlık Düşüncesi ve Tıp Kültürü) Dergisi, Aralık-Ocak-Şubat 2014-2015 tarihli 33.sayıda, sayfa 52-57'de yayımlanmıştır.

15 OCAK 2015 Bu söyleşi 2263 kez okundu
Habere ait görsel bulunmaktadır.

Söyleşiye ait Yorum bulunamamıştır.

-

  • SON SAYI
  • KARİKATÜR
  • SÖYLEŞİ
  • Şehir hastaneleri hakkında düşünceniz nedir?