Dergi

  • Yazı Büyüklüğü A(-) A(+)
  • Paylaş
Prof. Dr. Sabahattin Aydın

Vakıf medeniyetinde hasta hakları

 Bugünkü anlamda modern tıbbın gelişimi aslında Batı dünyasının aydınlanma çağı adını verdiği dönemle paralel olmuştur. Dolayısıyla bugün tıpta kullandığımız kavramlar da aydınlanma çağının aslında bir anlamda bugüne miras olarak bıraktığı kavramlarla çok paralellik arz ediyor (1,2). Mesela özgürlük, özerklik, demokrasi, insan hakları bu kavramlardan bazılarıdır. Bunlar, artık dünyada evrensel olarak kabul edilen ve üzerinde birçok teoriler üretilen hatta bedeller ödenen kavramlar olmuştur. Bu kavramlar, arka planında insan hakları olan, hasta hakları dediğimiz bir anlayışı da içinde barındırmaktadır. Hasta, genel insan toplumunun belli özelliklerle ayrılmış bir kesimi, bir sınıfı ise arka plandaki ana güç ya da ana tema, insan hakları olmak zorundadır. Dolayısıyla bugün geliştirilmeye çalışılan ya da bugün yazılı metinlerle artık kuralları da konmaya başlanan hasta hakları mevzuatları temelde insan haklarına dayanır.

Aslında insanın temel haklarından biri, özgür olması, özerk olmasıdır. Ancak özerklik sonsuz değildir, sınırlıdır mutlaka. İnsanın genetik yapısıyla sınırlıdır, kabiliyetiyle sınırlıdır, eğitimiyle sınırlıdır, yaşadığı şartlarla sınırlıdır. İnsanın özerkliğini sınırlayan çok önemli bir husus, insanın sağlığının bozulmasıdır, hastalığıdır. Bu anlamda tıp, temel mantık olarak, aslında insanın özerkliğini tekrar iade etme aracı olarak düşünülebilir. O özerkliği sınırlayan hastalığı veya bir şekilde hastalığın etkilerini azaltmak ya da ortadan kaldırmak aracı olarak görüldüğünde,  özerklik açısından tıbbın çok önemli bir yeri olduğunu fark etmek zor değildir.

İnsanın özerk olabilmesi, sağlığına sahip olmasıyla bağlantılı olduğuna göre, sağlık hakkına bu açıdan bakabiliriz. Sağlı hakkı, bütün herkesin, sağlık hizmetlerinden yararlanma ve yeterli sağlık düzeyi ile belli bir refah düzeyine ulaşma hakkı olarak algılanıyor. Burada refah düzeyinin sağlık düzeyi ile birlikte ele alınması bir tesadüf değildir. Son zamanlarda özellikle uluslararası halk sağlığı alanında sağlık ve refah kelimesi bir arada kullanılmaya başlandı. Mesela Dünya Sağlık Örgütü’nün sağlık sistemlerinin güçlendirilmesine ilişkin Talin Konferansı’nın ana başlığı “sağlık ve refah” olmuştur. Refah toplumunun ön şartının sağlık düzeyi yüksek bir toplum olma vurgusu, bu birlikteliğin altında yatıyor.

Bugün modern sağlık hizmeti alanında hasta hakları konusunda çok fazla metin ortaya çıkmış durumda ve bunlar arasında büyük oranda örtüşmeler mevcut. Fazlaca detaya girmeden sadece Sağlık Bakanlığı’nın hasta hakları web sayfasında var olan mevzuata göz gezdirdiğimizde, uluslararası alanda Lizbon Bildirgesi, Bali Bildirgesi, Amsterdam Bildirgesi ile oldukça detaylı ve bugün en çok rehber olarak kullanılan ‘Hasta Hakları Avrupa Statüsü’nün varlığı dikkatimizi çekmektedir. Ulusal anlamda kendi ülkemizdeki mevzuat açısından bakarsınız Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi, Sağlık Bakanlığı’nın yayınladığı Hasta Hakları Yönetmeliği ve bunun akabinde yayınlanan onlarca yönerge ve genelgelerimiz mevcut. Türk Ceza Kanunumuzda da hasta haklarını koruyan maddeler var. Aslında bu metinlerde yer alan ve bugünün modern tıbbı açısından baktığımızda hasta hakları diye çerçevesini çizdiğimiz anlayış, öyle çok da tarihin derinliklerine uzanmıyor. Batı dünyası açısından 20’nci yüzyılın ikinci yarısında gelişmiş bir anlayıştır bu. Yani bu çerçevedeki hasta hakları anlayışı Batı dünyası için son derece yenidir. Yine de hasta hakları, Amerika’nın şu anda birçok eyaletinin kanunlarında yer almış durumdadır.
 
Amsterdam Bildirgesi’nde hasta haklarıyla ilgili temel çerçeve bilgilendirme, hastanın rızasının alınması, mahremiyetinin, özel hayatının korunması, bakım ve tedavi hakkı, hastanın itiraz hakkı ve başvuru hakkı gibi temel başlıklar altında toplanıyor (3). Avrupa Statüsü Ana Sözleşmesi’nde 14 temel başlık altında hasta hakları tanımlanıyor (4).

KUTU
Hasta Haklarına İlişkin Avrupa Satatüsü Ana Sözleşmesi  (2002)
1.Koruyucu tedbirlerin alınması hakkı
2.Sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkı
3.Bilgi hakkı
4-Rıza (onay) hakkı
5-Özgür seçim hakkı
6-Mahremiyet hakkı
7-Hastaların vaktine saygı
8-Kalite standartları hakkı
9-Güvenlik
10-Yenilik hakkı
11-Gereksiz ağrı/acı ve sıkıntıdan sakınma hakkı
12-Kişise tedavi  hakkı
13-Şikayet hakkı
14-Tazminat hakkı

Bunlar içinde koruyucu tedbirlerin alınması ve sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkı zaten evrensel kabul görmüş bir anlayış. Hastanın mutlaka bilgilendirilmesi ve gönüllü olarak rızasının alınması şartı bu haklar arasında yer alıyor. Hastanın herhangi bir baskıyla değil, kendi rızasıyla önerilen tedaviyi kabul etmesi, sonuçlarına katlanması gerekiyor. Bir telkinle değil özgür olarak kendi seçimiyle bu kararı vermesi lazım. Yine bu sözleşmeye göre hastanın mahremiyetine saygı gösterilmesi lazım. Zamanın değerini göz ardı ederek insanların zamanını çalmaya karşı tedbir olarak hastaların vakitlerine saygı gösterilmesi lazım. Verilecek hizmet açısından hastanın hiçbir şekilde vaktinin israf edilmemesi, gereksiz bekletilmemesi lazım. Kalite standartlarından biri olan bu başlığı aslında uzun uzun tartışmak mümkündür. Belki de günlük yaşantımızda en fazla ihmal ettiğimiz zaman yönetimini, sorumluluk alanımızdaki insanların zamanını da hesaba katarak detaylı bir şekilde ele almamız lazım. Sağlık hizmetinin kalitesi de artık sorgulanmaktadır; sorgulanmak zorundadır. Hasta sadece kendisine verilen hizmeti değil, bu hizmetin kalitesini de sorgulama hakkına sahiptir. Hasta güvenliği ise başlı başına günümüzün konusudur artık. Özellikle hastaların bir şekilde zarar görmesi halinde bunun tazmin edilmesi yönünde de bir hakkının var olduğu kabul edilmiş durumdadır.

Hastanın rızasının alınması ve bilgilendirilmesi, hastanın özgürlüğünün var olduğunun belgesidir. Bu rızanın nasıl olacağı ile ilgili çok farklı tartışmalar var ama üzerinde uzlaşılan konu, böyle bir rıza içinde yeterli bilginin ne olacağıdır. Hastanın mutlaka tedavi göreceği hastalığıyla ilgili muhtemel riskleri ve bu risklerin sonunda ne olacağı ya da tedavinin faydalarının ne olacağı konusunda bilgilendirilmesi, doktorunun tavsiye ettiği tedavinin dışında başka tedaviler varsa, bunlar açısından da bilgilendirilmesi, eğer tedaviyi reddederse, bu tedavileri kabul etmezse başına ne geleceği, uygulanan tedavide başarının ne demek olduğu ve tedavinin başarı oranının ne olduğu, bu “yeterli kabul edilen bilgi” kapsamına ele alınmaktadır (5). Ancak bütün bunlarda önemli olan, bunları bir yazılı belge olarak hastaya imzalatmak değildir; hastanın anladığı dilde anlamasının sağlanmasıdır. Buradaki ana fikir hastanın anlamasıdır. Özellikle yeni Türk Ceza Yasası yürürlüğe girdikten sonra, şu anda kendi pratiğimizde uyguladığımız, çoğu yerini hastanın okuyamadığı onlarca sayfalık bir yazıya imza attırmak şeklinde gelişen tavrımızın bu kabulü karşılamadığı bir gerçektir.

Bugünkü dünyamızda bir hususa dikkat çekip ana konuma geçmek istiyorum. O da hastaların ibadet hürriyeti ile ilgilidir. Uluslararası Birleşik Komisyon’un (Joint Commission International) hastane kalite kriterlerinin içinde, “bakım hizmetleri, hastanın kişisel değerleri ve inançlarına karşı dikkatli ve saygılıdır ve bu inançlarının icabını yerine getireceği ortamlara da kuruluşun sahip olması gerekir” şeklinde bir standardı vardır (6).

Şimdi yönümüzü kendi tarihimize dönerek bir gezinti yapalım. Biraz önce anlattığım ve vurguladığım Avrupa Sözleşmesi’ndeki temel hasta haklarına yönelik olarak vakıf medeniyetinden bulabildiğim bazı örnekleri sizinle paylaşmaya çalışacağım.
Kahire’de Kalavun Hastanesi’nin açılışında (1284) Sultan Mansur’un ifadesi; “Buradan hükümdar, hizmetçi, asker, emir, büyük-küçük, kadın-erkek herkes eşit olarak faydalanacaktır.” Görüyorsunuz hastanenin açılışında ifade edilen ana misyonu bu. Yine 1396 yılında Niğbolu Savaşı’nda esir düşen Shiltberger’in yayınladığı hatıralarında, Bursa’daki hastanelerde Hıristiyan, Musevi, Müslüman, hiçbir dini ayrım yapılmadan hastaların tedavi gördüğüne ilişkin bilgiler var (7).

Tabii bunu söyleyince akla şu gelebilir: Bugüne kadar gelebilmiş olan cemaat vakıfları ve cemaat hastaneleri var, bunların özelliği nedir? Vakıf Gureba (Gurebay-ı Müslimin), Hastanesi, Surp Pırgıç Ermeni Hastanesi, Balıklı Rum Hastanesi, Balat Musevi (Or-Ahaim) Hastanesi gibi cemaat ismiyle anılan hastanelerimiz mevcut. Bunlar da Osmanlı vakıflarıdır; Osmanlı döneminden beri gelen vakıfların hastaneleridir. Her cemaatin kendi mensuplarının haklarını koruma ve onlara hizmet etme hakkı olduğu ve onların kurduğu vakıflara devlet tarafından destek verildiği de bilinen bir vakıa. Dolayısıyla bu anlamda birçok vakıf eserinden herkesin faydalanabilmesine rağmen cemaatlerin kendi mensupları için kurduğu bu şekilde vakıflar da yok değil. Ama şunu iftiharla söyleyebilirim ki, bugün yaşayan bu vakıflarda dahi farklı dinden bütün insanlar hizmet almaya devam ediyor.

Herkesin sağlık hizmetlerinden eşit yararlanmasıyla ilgili örnekler tarihimizde çok fazla olduğundan bunun üzerinde fazla durmadan sadece birkaç örneğe dikkat çekmek yeterli olacaktır. Mesela, Hacı Paşa’nın “Hekim, çağıran ister şehzade, ister alelade biri, ister fakir, ister zengin olsun, çağırılan yere gitmelidir”  dediğini, Mukbilzade Mümin’in “Şol kimseler kim fakir ola onlardan dünyevi cihete tamah eylemeye. Uğraşıp hasta olanı ilacıyla iyileştirmek ardında ola…” dediğini, Abbas Vesim’in ise “Kimsesiz ve acizlere, zayıf ve fakir olup mihnet ve zillette kalanlara (hor görülenlere), bilhassa kadınlardan yaşlı, hasta ve itibarsız, dertli biçarelere mualecede (tedavide) ihmal buyurulmaya…”  şeklinde uyarı yaptığını kaynaklardan okuyoruz (8).

Hastanın rızasının alınmasıyla, yani Avrupa Sözleşmesi’nin 3 ve 4’üncü maddeleriyle ilgili konuyu biraz açmak isterim. Zira bu rıza alınması bir anlamda hasta haklarının alfabesi sayılabilir. Bizim kendi tarihimizde de bu konuda çok güzel örnekler mevcuttur. Cerrahiyetü’-l Haniye’de Şerefeddin Sabuncuoğlu’nun şu ifadeleri yer alıyor: “Her hastanın yanına gittiğin zaman malumatını gösterme ve ihtar etmen gerek. Yani mutlaka bildiğini göstermen ve hastayla ilgili uyarılarını da yapman gerekir.” (8).  Mahkeme kayıtlarında hasta rızasıyla ilgili çok fazla örneklerimiz mevcuttur. Bunların içinde titizlikle seçilmiş “tıbbi hatır ile izin verdim”, “gönül rızamla, kendi isteğimle onay verdim” şeklinde ifadeler yer alıyor.  Yukarıda ısrarla vurgulamıştım; herhangi bir telkin, baskı olmamalıdır; hasta kendi hür iradesiyle bu tedaviyi kabul etmelidir. Bunun hukuki ifadelerine şahit oluyoruz.

Bursa, Manisa ve Konya Şer’iyye Sicillerinde çok fazla örneğe rastlıyoruz. Ben üroloji uzmanı olduğum için kendi alanımda bir çalışma yapmıştım. Bu yüzden vereceğim örnekler bu alanla sınırlı olacak. Ancak farklı cerrahi vakalardan örnekler bulmak da mümkün. Örneklerden bir tanesini izninizle nakledeyim. Biraz önce söylediğim, yeterli bilgiyi ne kadar içinde taşıyor, bunu göstermesi açısından önemlidir diye düşünüyorum.

“Hamza bin Ali adındaki şahıs, oğlu Abdurrahman’ın mesanesinde taş olduğu ve bundan son derece rahatsızlık duyduğunu ifade ettiği, Hüseyin isimli sertifikalı cerraha götürerek oğlunu tedavi etmesi için kesi yaparak bildiği yöntemle ameliyat yapıp taşı çıkarmaya yetki verdiğini, eğer bu işlemden dolayı ölüm meydana gelirse şikâyet ve dava etmeyeceğini beyan ettiği talep üzerine kayda geçirildi. 13 Muharrem 983”.

Yine bu arşiv kayıtlarında, Mevlana Bedrettin’in Doktor Seyyid Abdülkadir’e, Dimitri Nikola’nın da Doktor Seydi Ali’ye mesane taşı tedavisi için onay verdiğini hukuk meclisi önünde belirttiğine ilişkin belgelere rastlanmaktadır (5,9).

İşte Manisa Şer’iye sicillerinden bir başka örnek: “Manisa Narcılar Mahallesi sakinlerinden Halil oğlu Osman Beşe, hukuk meclisinde, aynı bölgede bulunan, kitap sahibi cerrah Süleyman oğlu Numan’a onay verdiğini ilan ve itiraf etmiştir: “Kardeşim Mehmed’in mesanesinde 3 senedir taş oluşmuştur; idrar yollarından şiddetli ağrı çekmektedir. Üstat Numan bu mesane taşı hastalığı olanların tedavisinde beceriklidir; bundan dolayı kardeşim Mehmed’in mesanesini yarıp oluşan taşı çıkarması ve tedavi etmesi için yüz akça ücretle anlaştım. Ameliyat sonrasında cerahattan kardeşim zarar görür, ölürse, asla ve katiyetle kan diyeti için dava ve şikâyetim yoktur” dediği, tasdik edilerek var olan talepleri doğrultusunda kayda geçildi. 22 Cumade’l-ahire 1077” (5,9).

Bir başka örnek de Konya Şer’iye sicillerinden vereyim: “Konya’nın Nehr-i Kefir Mahallesi sakinlerinden Mustafa oğlu Halil, yüksek hukuk meclisi önünde bilgi sahibi Kosda oğlu Alekşe isimli zımmi cerraha onay verdiğini kabul ederek sözle tekrarlamıştır: “Küçük oğlum Hüseyin’in mesanesindeki taş nedeniyle tedavisini üstlenmek üzere insanlar arasında taş çıkarmakta becerikli olarak bilinen Aleşke’ye adet olduğu şekilde on kuruş ücretle müracaat ettim. Hangi usulle mümkün ise taşı çıkarsın. Eğer ilahi lütufla iyileşme olursa ücretini ödeyeceğim. Eğer tedaviden dolayı bir şekilde ölümü söz konusu olursa oğlumun kan ve diyetine ilişkin Aleşke’yi dava ve şikâyet etmem söz konusu değildir; kimse tarafından bu işlemden dolayı doktor rencide edilmeyecektir” dediği tasdik edildi ve talep üzerine kayda geçirildi. 13 Ramazan 1087” (5,9).

Bu mahkeme zabıtlarını dikkatle inceleyelim. Öncelikle, kişi hastalığın ne olduğunu öğrenmiş mi? Bu hastalığın nasıl tedavi edileceğini anlatılmış mı? Doktorun bu konuda yeterli bilgisi olduğunu biliyor mu? Tedavi edilirken yan etki olarak nelerin olabileceğinin farkına varmış mı? Hastanın bütün bunları anlamış ve öğrenmiş olduğunu biliyoruz. Çünkü bu bilgiler bir form üzerinde değil, hastanın beyanı içinde yer alıyor. Bugünkü uygulamamızdan farkını ısrarla vurgulamak istiyorum. Bunlar doktorun hastaya beyanı ya da imzalattığı bir form değil, hukuk meclisi huzurundaki hastanın beyanı. Dolaysıyla hasta kendi öğrendiklerini deklare ediyor, ilân ediyor ve sonunda da doktorun bahsettiği yan etkiler hatta ölüm bile olsa bu konudan şikâyetçi olmayacağını ifade ediyor ve kayda geçiriliyor. Görüyorsunuz, rıza için gerekli bilgilendirmenin hastanın bildiği, anladığı dilde olmasına vurgu yapmıştım. Bu örnekler hastaya bir evrak imzalatmak değil, hastaya öğretmek ve hastanın bunu gidip bir hukuk heyeti önünde “Ben bunları öğrendim ve bu durum böyledir, bunu rızamla kabul ediyorum” şeklinde beyanıdır. Dikkat ederseniz, aslında bugünkü modern tıbbımızda konu edinen 1980’lerden sonra dünya gündemine giren ve yeni Türk Ceza Yasası ile birlikte yani bundan 3-4 yıl önce ülke pratiğimize girmiş olan bir bilgilendirilmiş onamdan söz ediyoruz. Bilimsel araştırmalarda rıza alınması daha önce başlatılmış olsa da, klinik uygulamalardaki rıza beyanı daha çok yeni bir uygulamadır. Hâlbuki bunun Osmanlı tarihinde çok önemli bir yer tuttuğu görülüyor.

İbadet hürriyeti konusunda JCI akreditasyon kriterlerinden bahsetmiştim. Nur Banu Sultan Atik Valide Külliyesi’nin vakfiyesinde, “Hastanedeki bütün görevliler ile iyileşmeye yüz tutmuş, namaz kılabilen hastalar için mescit olarak belirlenen yerde mescit açılması ve buna kayyum tayin edilmesi” ile ilgili hükümler yer alıyor (10). İbadet deyince konunun sadece mescit ve camii olmadığını hepimiz biliyoruz. Darülaceze binası içinde Katolik cemaati için kilise ve Musevi cemaati için bir sinagog açıldığını bilirsiniz. Museviler için sinagog açılması, hatta açılıncaya kadar bir oda tahsis edilip burada hahamlar tarafından ibadetin verilmesiyle ilgili belge arşivimizde hala duruyor (11). Bunun üzerinde biraz fazla durmamın nedeni, bugün içinde bulunduğumuz toplumda çağın akışının aksine kürek çeken insanların var oluşu hatta bu insanların önemli mevkilerde söz sahibi olabilmesindendir. Maalesef günümüzde bir savcımız, yönetmelik taslağında sağlık kuruluşlarında ibadethane olmalıdır anlamına gelen bir ifadeyi dava konusu edebiliyor, iddianameye yazabiliyor. Bu çağda böyle vahim olaylara şahit olmamız nedeniyle tarihimizdeki örnekleri ısrarla vermek istedim.

Avrupa Sözleşmesi’nin 9’uncu maddesinde yer alan hasta güvenliği konusunu vakıf penceresinde ele alalım. Vakıf medeniyetimizin ana kaynağı olan İslam anlayışının temelinde bu konu gözümüze çarpmaktadır. Hadis-i şerifte “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydası dokunandır” deniliyor. Dolayısıyla hiçbirimiz, hiçbir icraatımızda insana zarar verme gibi bir düşünce taşıma lüksüne sahip olmadığımız gibi ihmal, dikkatsizlik, bilgisizlik, yetersizlikle nedeniyle de bu hakkı ihlal etme hakkımızın olmadığını bilmek zorundayız. Tarihimize baktığımızda birçok tıbbi eserde bu konunun ısrarla ele alınmış olduğunu görüyoruz. Literatürümüzde hasta, başında doktorun öğrendiği bilgilerin dışarıda hiçbir şekilde deşifre edilmemesi ile ilgili, hasta bilgilerinin paylaşılmaması ile ilgili çok sayıda örnek bulmak mümkündür.

İbn Şerif “Hekim hastaya gittiğinde din, insaniyet, emniyet ve şefkate ait şartları yerine getirmeli ve gözünü, kulağını, elini ve dilini bütün münasebetsizliklerden sakınmalıdır” diyor. Hacı Paşa, hekimin, hastanın gördüğü ayıbını sır olarak saklamasını ihtar ediyor. Mukbilzade Mümin’in uyarısı da farklı değil: “Mualece (tedavi) babında kimselerin ayıbına şahit olsa, hafiflik edip gayri yerlerde rivayet eylemeye.” Şu nasihat da Ahmed b. Bali’den: “Tedavi esnasında geçenleri saklamalı, haddini aşmamalı ve sonunda çekiştirip anlatmamalı ve ‘ben falan yaptım, filan ettim’ diye başa kakmamalı ve hastayı ziyarete gelen kimselerin yanında muayene yapmamalı, (hasta) yalnızken tenhada muayene etmeli; zira belki (hasta) hastalığını saklamak ister; kimsenin öğrenmesini istemez veya utanır”  (8).  

Dikkat ederseniz, Avrupa Sözleşmesi’nin son maddesi tazminat hakkından bahsediyordu. Mahremiyet vs gibi hususlar hep bilinen konular ama tazminat konusu fazla bilinmiyor olabilir. Onun için bunun da bir örneğini gösteren belgeyi nakletmek istiyorum. “Dolmabahçe Camii’nin tamiri sırasında minareden düşerek ölen ve bu durumun tamirat memuru Ali Faik Bey’in düzenlediği bir raporla tevsik edilmesi üzerine, ölen şahsın hanımı Zühre’ye ve oğlu Hüsrev’e söz konusu camii vakfı gelirinden ödenmek üzere kırkbeşer kuruş aylık bağlanmıştır... Zühre’nin doğacak çocuğuna da aylık bağlanacaktır”.  Yine, “Uşaklı minare ustası el Hac Mehmet adındaki şahıs, Selimiye Camii külahı kurşunlarının değiştirilmesi sırasında minareden düşmüş ve ayakları kırılmıştır. Bu şahsa 29 Recep 1965 (1848) yılından geçerli olmak üzere Evkaf Nezareti’nce ayda yüz kuruş malul aylığı bağlanmıştır. İkamet yeri itibariyle aylığın Kütahya Kaymakamlığı vasıtasıyla ödenmesi kararlaştırılmıştır” ibaresine rastlıyoruz, bir başka Osmanlı arşiv belgesinde (12,13).

Osmanlı Devleti aslında bugünkü anlamda bir sosyal devlet değildi. Yani sosyal güvenlik sistemi devlet eliyle yürütülmüyor, büyük oranda vakıflar eliyle, sivil toplum eliyle yürütülüyordu. Ancak ahiliği, loncaları, sandıkları bir arada düşündüğümüzde temeli sivil topluma dayanan ciddi bir sosyal güvenlik ağının varlığından söz edebiliriz (14). Bu açıdan aslında vakıflar sadece tedavi esnasındaki güvenliklerin sağlanması değil bir şekilde mağdur olmuş kişilerin tazminat haklarının da iadesi konusunda görev almış durumdadırlar. Bu da güzel bir örnektir diye düşünüyorum.

Son olarak ruh hastalıklarıyla ilgili hususa kısaca değinmek istiyorum. Bilhassa savunmasız, şuuru yerinde olmayan ve aklı yerinde olmayan bu insanlar, en fazla etkiye maruz bırakılabilecek kişilerdir. Dolayısıyla hasta hakları dediğimizde ilk defa karşımıza bunlar çıkar. Ruh hastasının bilinci yerinde olmadığı için özerkliği de yoktur, iradesiyle herhangi bir karar verebilme şansı da. Hasta haklarıyla ilgili teoriler daha çok bu kavramların üzerinde geliştirilir. Modern tıp dünyamızda, ruh sağlığı alanında hasta hakları ile ilgili yayınlanmış metinler son derece yenidir ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nden 40 yıl sonrasına rastlar (1,2). Özellikle yakın Avrupa çağı, ruh hastalıkları açısından tam bir facia ve felaket dönemidir. Hastaların işkenceye uğradıkları, yakıldıkları dönemlerdir. Bu açıdan bakarak ruh hastalarının nasıl tedavi edildiği konusuna detaylı bir şekilde değinmek bu yazının kapsamını aşacaktır.

Ruh hastalarına yapılan muamele konusunda onlarca örnek göstermek mümkündür. Sadece bir hususa değinerek yetineyim. Darüşşifa vakfiyelerine bakıldığında, özellikle 18’inci yüzyıl öncesinde ruh hastalıkları için ayrı bir hastaneden söz edilmiyor. Darüşşifanın içinde ruh hastaları için de kurallar konduğu anlaşılıyor (15). Yani hastanenin bir servisi, bir bölümü, birkaç yatağı ruh hastalarına ayrılıyor. Ancak özellikle Batılılaşmanın başladığı, Osmanlı tıbbının bir anlamda Batı tıp anlayışı karşısında geri kaldığı, sanitasyon, sterilizasyon gibi işlerin yeni mimari yapılara ihtiyaç göstermesiyle eski darüşşifaların ruh hastanelerine terk edildiği bir dönem mevcut. Yani adeta ruh hastalıklarının tedavisinde bir kötüleşme dönemimiz var, Batılılaşmayla birlikte. Bugün şu anda psikiyatrinin, “toplum temelli psikiyatri” diye tekrar dönüş yaptığı ve ruh hastalarının;
1) Genel hastaneler içinde tedavi edilmesi
2) Mümkünse ayaktan tedavi edilip aile içinde, kendi toplumunda barındırılması yönünde bir temel anlayışı mevcut. Bu anlayış hayata geçirilmeye çalışılıyor. Aslında darüşşifaların esas orijinal haline baktığımızda bu anlayışın ciddi olarak geçmişte var olduğunu görüyoruz.

Kaynaklar

1) Oğuz Y: Hastayım O Halde Hakkım.. http://www.yaseminoguz.com/yayinlar/

2) Oğuz NY. Tıp Eteğinde Temel ilkeler. Etik Bunun Neresin¬ de! Ankara. 1997  5.27-34

3) 28-30 mart 1994, Amsterdam Bildirgesi. "European Health Care Reforms: Citizens' Choice and Patients' Rights, WHO, 1996, ISBN 87-90395-03-4

4) Hasta Haklarına İlişkin Avrupa Statüsü Temel Doküman (Ana Sözleşmesi) Roma, Kasım 2002

5) Aydın S, Verit A: Informed consent in bladder stone treatment from the Ottoman archives. In Schultheiss D. (editor). De Historia Urologiae Europaeae. Vol 15. pp.27-35. History Office European <association of Urology, 2008

6) Uluslararası Birleşik Komisyon (Joint Commission International) Hastane İçin Akreditasyon Standartları, sf 29. 2003

7) Türkmen B: Vakıf Medeniyeti. Kastamonu Eğitim Dergisi, Mart 2005 Cilt:13 No:1

8) Sarı N: Osmanlı hekimliğinde tıp ahlakı. Yılmaz C, Yılmaz N (editörler) Osmanlıda Sağlık, Cilt 1, sf 207-236, İstanbul 2006

9) C, Yılmaz N (editörler) Osmanlıda Sağlık, Bursa, Manisa Konya Şeriye Sicilleri, Cilt 2, İstanbul 2006 15.

10) Yılmaz C, Yılmaz N: Osmanlı Hastane Yönetmelikleri, Vakfiyelerde Osmanlı Darüşşifaları. Osmanlıda Sağlık Cilt 1, sf 42-64, İstanbul 2006.( Külliyenin orijinal vakfiyesi Arapça olup Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi’ndedir. (kasa nr.121).

11) Nisan 1896, BOA. MKT.MHM 705/15-2, Gökkubbe Altında Birlikte Yaşamak sf  97,101. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivleri Daire Başkanlığı ANKARA, 2006

12) Gönencan Zahit, “Osmanlı Döneminde Sosyal Güvenlik Sistemleri”, Çimento İşveren, C. 15, S.1, sf. 37 Ocak 2001

13) Şen M: Osmanlı Devletinde Sosyal Güvenlik: Ahi Birlikleri, Loncalar Ve Vakıflar

14) Saymen Ferit Hakkı, “Türkiye’de Sosyal Sigortaların Gelişme Hareketleri ve Yeni Temayülleri”, ÝHFM, C. XVIII, S. 3-4, sf. 1071-1072, İstanbu, 1953

15) Nil Sarı: Osmanlı Darüşşifalarına Tayin Edilecek Görevlilerde Aranan Nitelikler. Yeni Tıp Tarihi Araştırmaları 1. İst., 1995. S.11-54

*4-6 Mayıs 2009 tarihindeki Vakıf Haftası münasebetiyle yapılan konuşmadan derlenmiştir.

8 EYLÜL 2009
Bu yazı 1661 kez okundu

Etiketler



Sayı içeriğine ait yorum bulunamamıştır. Yorum yazabilmek için üye girişi yapınız

  • SON SAYI
  • KARİKATÜR
  • SÖYLEŞİ
  • Şehir hastaneleri hakkında düşünceniz nedir?