Dergi

  • Yazı Büyüklüğü A(-) A(+)
  • Paylaş
Dyt. Esra Baş

1983 yılında İstanbul'da doğdu. Hacettepe Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü'nden 2005 yılında mezun oldu. Florence Nightingale Hastanesi'nde 2 yıl klinik diyetisyen olarak görev aldı. Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Burçak Gıda bünyesinde kurum diyetisyeni olarak çalıştı. Şu an Özel Medipol Hastanesi bünyesinde klinik diyetisyen olarak çalışmaktadır.

Türkiye’de zayıflama sektörü

Günümüzde yaşam standartlarının değişmesi ve teknolojinin gelişmesiyle birlikte insanların enerji harcamasının kısıtlanması (asansör, otomobil, bilgisayar, televizyonun yaygınlaşması vb) ve yine yaşam koşuşturması sırasında insanların kendilerine ayıracakları vaktin daralmasıyla birlikte hızlı yemek yeme, egzersiz yapamama, sağlıklı besin arayışı / hazırlanışının engellenmesi, insanların şişmanlamasına sebep olan faktörlerdir.

Şişmanlık yani obezite, bedenin yağ kütlesinin yağsız kütleye oranının artması sonucu boya göre ağırlığın arzu edilenin üstüne çıkmasıdır. Obezite tanısında çeşitli yöntemler kullanılır fakat en pratik yöntem beden kitle indeksidir. Bu değer, vücut ağırlığının boy uzunluğunun karesine bölünmesiyle elde edilir ve 30 kg/m2 veya üstü bir sonuç elde edilirse kişi obez olarak kabul edilir.

2000 yılında yapılmış olan TEKHARF (Türk Erişkinlerinde Kalp Hastalıkları ve Risk Faktörleri) çalışmasının sonucunda Türkiye’deki erişkin erkeklerin yüzde 21.1’i, erişkin kadınların yüzde 43’ü obez olarak belirlenmiştir. Bu oran 1990 yılında yapılan aynı çalışmanın sonuçları ile karşılaştırıldığında obez kadınlarda yüzde 36, erkeklerde ise yüzde 75 oranında bir artış olduğu tespit edilmiştir.

Obezitenin beraberinde getirdiği diğer sağlık problemleri (şeker hastalığı, hipertansiyon, kalp hastalıkları, kanser vb) ve özellikle basının da tetiklemesi ile halk arasında oluşan estetik kaygıların artışı, neredeyse tekstil ve gıda sektörüyle boy ölçüşen zayıflama sektörünün doğmasına neden olmuştur.

Zayıflama-güzellik ve estetik merkezleri, zayıflama hapları-tozları, diyet gıdalar gibi fazla kilolarınızdan ve vücudunuzdaki yağlardan kurtulup formda bir görüntü elde edebilmek için kullanabilecek birçok yöntem bulunmakta. Peki, acaba hangi yöntem kimin için uygun, tüm bu yöntemlerin artı ve eksileri neler, tercih edilen yolun sonunda kişiyi neler bekliyor?

Eğer kişi sağlıklı ve kalıcı bir şekilde zayıflamak istiyorsa kararlı ve sabırlı olması gerekir. İzlenecek yol ise şu şekildedir: İlk olarak, yapılan muayene ve genel kontroller sonucunda eğer bir sağlık problemi varsa doktor tarafından hastalığın tanısı konulmalı ve tedavisi yapılmalıdır. Bu aşamanın sonrasında yapılacak olan tıbbi beslenme tedavisi ise tamamıyla diyetisyene aittir.

Diyetisyen; kişinin antropometrik ölçümlerini (boy, vücut ağırlığı, yağ ve kas oranı vb.), kan bulgularını, yaşını, cinsiyetini, fiziksel aktiviteni, beslenme alışkanlıklarını, yaşam tarzını göz önünde bulundurularak kişiye özel beslenme programını hazırlayan sağlık personelidir. Sağlıklı bir zayıflama diyetinde; hazırlanan diyetin enerjisinin protein, karbonhidrat ve yağ dengesinin olması gereken şekilde planlanması çok önemlidir. Ayrıca diyette vitamin ve mineral dengesi de sağlanmalıdır. Bu şekilde bir diyet uygulandığında kaybedilen kiloların çoğunu yağ kütlesi oluşturur. Her ne kadar kişiler hızlı kilo vermek isteseler de gözden kaçırılmaması gereken nokta, uzun sürede alınan kiloların yavaş yavaş ve uzun sürede verilmesi gerektiğidir. Haftada 0,5- 1 kg arası kilo kaybı, olması gereken sağlıklı ve kalıcı kilo kaybıdır. Zayıflama programlarında diyetisyenin en büyük rolü, bireye bilinçli beslenmeyi anlatmak ve bunun yaşam biçimi haline gelmesini sağlamaktır. Kişinin kilo probleminin altında sağlıksız yeme alışkanlıkları yatıyorsa bunun bir psikolog tarafından yönetilmesi gerekebilir, temelde yatan sorun mutlaka çözülmelidir.

Bunun yanı sıra zayıflama diyeti uygulayan bireyin mutlaka fiziksel aktivitesini arttırması gerekir. Fizyoterapistler eşliğinde kişiye özel bir egzersiz programı oluşturulmalıdır.Egzersiz olmadan, verilen kiloyu korumak mümkün değildir.

Yapılan araştırmalar, kilo vermenin sayısız faydasını ortaya koymaktadır. Kilo vermeye başladığınız andan itibaren insülin direnci düşmekte, dokular insülini kullanmaya başlamakta, kan şekeri, dolayısı ile açlık kontrol altına alınmakta, kolesterol ve yüksek tansiyon düşmektedir. Kalp damar hastalığı riski azalırken bağışıklık sistemi güçlenmektedir. Kişinin özgüveninin artışı, sağlıklı olmanın getirdiği mutluluk, kilo kaybının getirdiği psikolojik artılardır. Ancak tüm bu yararlar kontrollü ve dengeli bir şekilde kilo verildiği ve verilen kilo korunduğu müddetçe ortaya çıkmaktadır.

Sağlıklı ve kalıcı kilo kaybı için multidisipliner bir yaklaşım, sabır ve motivasyon gerekir. Hastanın yeterli ve dengeli bir diyetle, fiziksel aktivitesini arttırarak zayıflatırken bunu yaşam boyu uygulamasının gerekliliğinin kavratılması yani davranış değişikliğinin sağlanması çok önemlidir.

Cerrahi tedavi yöntemleri

Tüm bu çalışmalar ve denemeler sonuç vermiyorsa (!), hastanın beden kitle indeksi 40 kg/m2 veya daha fazlaysa, artık morbid obezite hali kişinin sağlığını giderek daha fazla tehdit etmeye başlamışsa, hastaya uzman doktor kararıyla mide balonu, kelepçesi veya gastrik bypass uygulamaları yapılabilir.

Mide balonu:

Mide içerisine endoskopik olarak yerleştirilen, hacmi 400-700 cc arasındaki mide balonu ile mide volümünde restiksüyon sağlanmakta ve böylece mide hacmi küçüldüğünden fazla gıda alımı engellenmektedir. Bu uygulama süre açısından sınırlıdır; balonun midede kalış süresi maksimum 6 aydır. Bu süre içerisinde hastalar fazla kilolarının yüzde 30- 90’nını kaybederler. Yalnız bu kaybın sağlanabilmesi için hastaların uygun enerji ve diyetle beslenmesinin yanı sıra egzersizlerini aksatmadan yaparak davranış değişikliği gayreti içerisinde olması gerekir.

Mide Kelepçesi:

Mide kelepçesi uygulamasının esası, yemek borusunun (özofagusun) hemen altındaki midenin üst bölümüne yaklaşık 15-20 cc hacim oluşturacak şekilde silikondan bir bandın (kelepçe) takılmasıdır. Daha basit bir anlatımla midenin kum saati şekline getirilmesidir. Kelepçe uygulaması sonrası yaşanabilecek en önemli problemler; kelepçeye karşı vücudun verdiği reaksiyon (çok nadir), kelepçenin mideye takılan yerden kayması veya pozisyonun da değişiklik olması, kelepçenin mide içerisine doğru ilerlemesi (çok nadir), rezervuarda enfeksiyon görülmesi şeklinde sıralanabilir. Bu gibi durumlarda bazen ikincil bir ameliyat gerekebileceği gibi kelepçe de çıkartılabilir. Yalnız mide kelepçesi uygulaması “sweet eater” yani yüksek kalorili hacmi küçük gıdalarla (şeker, çikolata, tatlı vb) beslenen hastalar için uygun değildir.

Gastrik Bypass:

Diğer bir cerrahi operasyon ise gastrik bypass. Bu yöntemle mide hacmi küçültülmektedir. Yenilen gıdaların emiliminin bundan etkilenmesi ve besinlerin kısa sürede vücuttan atılması sağlanmaktadır. Uygulama esnasında mide, üstte 30 - 40 cc’lik bir hacim kalacak şekilde özel bir aletle ikiye ayrılıyor. Küçük mide üstte, büyük kısmı altta kalıyor. İnce bağırsakla küçük mide arasında bir bağlantı kuruluyor. Böylece boğazdan inen besin küçük mideye geliyor ve orada emilip dışarı atılıyor. Yani büyük mide tamamen işlevini kaybediyor. Uygulama sonrası vücutta emilim bozukluğu nedeniyle B12, folik asit ve demir eksikliği oluşabiliyor. Ameliyatın geri dönüşümü olmadığı için mesela midede bir kanama olsa ve tahlil için parça alınması gerekirse açık ameliyat yapılması gerekir. Bu nedenle doktorların bir kısmı gastrik bypass operasyonuna sıcak bakmazlar. Ama hasta 160-170 kg kadar bir ağırlıktaysa ve yandaş hastalıkları varsa bu uygulamayı yapmak zorunda kalırlar.

Liposuction:

Estetik kaygıları gidermek amacıyla yapılan liposuction genel bir zayıflama değil, vücudun belli bir bölgesini şekillendirme, estetik bir hale sokma işlemidir. Liposuction işleminde deri yüzeyinin hemen altından inatçı yağ birikimleri cerrahi olarak ince kanüller yardımıyla basınç altında (vakumla) alınır. "Liposuction" normalde, hastalar iyi seçildiği, operasyon ekipmanları yeterli ve doktorunuz estetik-plastik cerrah ise güvenli bir işlemdir. Yine de liposuction cerrahi bir prosedürdür ve kanama, enfeksiyon, sıvı birikimi (drene edilmesi gerekir), deri yaralanması ve sinir hasarı gibi komplikasyonlara yol açabilir. Diğer ameliyatlarda geçerli olan riskler burada da geçerlidir. Bunlara ilaveten çok fazla miktarda yağ alınırsa, deri düzensizlikleri veya dalgalanma gibi estetik komplikasyonlar çok nadiren de yağ embolisi görülebilir. Güneşe maruz kalındığında kalıcı olabilen pigmentasyon değişiklikleri (kahverengi noktalar) gibi sorunlar olabilir. Asimetri (eşit olmayan kontur veya biçim) bazen ikinci bir prosedür gerektirebilir.

Bilinmesi gereken ya da yanlış bilinen bir nokta ise liposuctionda alınan yağların tekrar geriye gelmeyeceğidir. Bu aslında doğru bir cümlenin yanlış anlaşılmasıdır. Doğrudur; çünkü morbit obez hastalar dışında vücutta yağ hücresi sayısı sabittir ve çoğalmazlar. Bu nedenle ortamdan alınan yağ hücresinin yerine yenisi oluşmaz. Ancak bu yanlış bir tanımlamadır; çünkü yağ hücresi çoğalmasa da hacim olarak artma potansiyeline sahiptir. Yani yağ hücresinin çapı değişerek büyüyebilir. Liposuction, hastaların tekrar aynı bölgeden kilo almasını engellemez. Bu nedenle hastaların yapabileceği en önemli hata liposuction yaptırmanın tek başına yeterli olduğunu ve tedavinin bittiğini düşünmesidir. Uygulamanın sonucunun hasta beklentisini karşılayabilmesi ve alınan sonucun sürekliliği için, liposuction sonrası hastaların doğru ve sağlıklı bir diyet uygulaması, egzersiz yapması gerekir.

İlaç tedavisi:

Şişmanlık bir sağlık sorunu olduğuna göre Beden Kitle İndeksi 30 kg/m2 üzerinde olan vakalarda gerekli kriterler belirlendikten sonra uygun ilaç tedavisinin başlanabileceği bildirilmektedir. Yani ilaç tedavisi için kişinin estetik kaygılarının olması yeterli değildir. İlaç tedavisi olasılıkla ikinci seçenek olarak düşünülmeli ve başka girişimler başarılı olmadığı takdirde tıbbi nedenlerle daha çok kilo kaybı gerekli olduğunda kullanılmalıdır. Ayrıca ilaç tedavisine ne zaman başlanacağının belirlenmesi kadar ne zaman sonlanacağının da tedavi süreci içerisinde kararlaştırılması gerekir. İştahı baskılayan tedavilerin; karın çevresindeki yağların yok edilmesi, kanda oluşacak anormal lipid değişikliklerinin önlenmesi ve tansiyon yükseltmeyi önleyici gibi ek yararları bulunmaktadır. Tüm ilaçların olduğu gibi, şişmanlıkta kullanılacak ilaçların da yan etkilerinin olduğu kişiye bildirilmelidir. İlaç tedavisi tek başına değil, her zaman uygun yeme alışkanlığı ve fiziksel aktivitenin ön planda yer aldığı bir programın parçası olarak uygulanmalıdır. Doğru ve esas olan ilaç kullanımı bu şekilde olmasına rağmen ilaçların reçetesiz olarak satılabilme açığından faydalanan kişiler bunları kolayca eczanelerden temin edebilmekte ve doktor kontrolü olmaksızın kullanabilmektedir.

Uzman kontrolü dışında metabolizmayı hızlandıracağı ya da iştahı baskılayarak kilo vermeye yardımcı olacağı, bağırsaklardan besin emilimini engelleyeceği ve hatta neredeyse vücuttaki yağları bile eriteceği iddiasıyla pazarlanan zayıflatıcı (!) ürünlerin bir kısmı bitkisel ama çoğunluğu sentetik kimyasallardır. Hiçbirinin uzun süreli kullanımına ilişkin bilimsel ve güvenli bir veri veya bir çalışma yoktur.

Zayıflama haplarının “öteki yüzü”: Zehirli guatr, uykusuzluk, titreme, çarpıntı, kalp krizi, inme!

Yurtdışından ithal edilen ve tamamen bitkisel olmasının arkasına saklanılarak pazarlanan zayıflama haplarının ise denetimi Tarım Bakanlığı’nca yapılmakta, satın almak için reçeteye gerek duyulmamakta ve halk tarafından peynir-ekmek gibi bilinçsizce tüketilmektedir. Böylece ithalatçı firmalar kazanç sağlarken diğer tarafta halkın sağlığı tehlikeye girmektedir. Hatta kullanım dozunun ayarlanamaması nedeniyle ölümler görülebilmektedir. Üstelik bu şekilde zayıflamanın kalıcı olmadığı ve hapın bırakılması durumunda tekrar kilo alınacağı, kişinin ömür boyu bu hapı-tozu kullanamayacağı ise oldukça aşikârdır.

Sbutramin içeren ilaçların tiroid tuzu ve iyot içeriğinin fazla bulunması nedeniyle; tiroid hormon üretimini arttıracağı gibi bu durum ölümcül de olabilmektedir. Tiroid bezinin gereğinden fazla hormon ürettiği duruma “zehirli guatr” (hipertiroidizm) denir ve bu durumda ilk karşılaşılan sonuç ani kilo kaybıdır. Çoğu zayıflatma ilacı bu şekilde zayıflatmakta ve bilinçsiz kullanımlarıyla “zehirli guatr”a neden olmaktadır. Fazla tiroid hormonunun neden olduğu diğer durumlar; metabolizmayı ve kalbin ritmini hızlandırması, terlemeyi artırması, yüksek tansiyon, adet düzensizliği ve bazı hastalarda beyin kanaması oluşturabilmesidir.

Kilo kaybı sağlayan ürünlerin en popüleri ‘‘ephedra’’, aynı isimli bitkiden elde edilebilir veya laboratuar koşullarında da sentetik olarak üretilebilir. Piyasada yaygın olarak satılan zayıflama haplarının (!) neredeyse hepsinde bir miktar ephedrine aktif maddesi yer alır. Ephedrine, iştahı bir miktar baskılayarak ayrıca stres hormonu-adrenaline benzer etkilerle metabolizmayı yanlış, zararlı, tehlikeli yollardan etkileyerek kişiyi bir miktar zayıflatabilir. Ama aynı zamanda kan basıncının yükselmesine, kalp ritminin bozulmasına, uykusuzluğa, sinirliliğe, ellerde titremeye ve çarpıntıya yol açar. Her yıl ephedrinin kontrolsüz kullanımı ile meydana gelen çok sayıda kalp krizi, inme ve ölüm vakası geri bildirim raporlarında yer almaktadır. Amerikan Besin ve ilaç İdaresi (FDA) son zamanlarda yayınladığı raporlarla bu çok tehlikeli maddenin kullanımına ilişkin sınırlamalar getirmiştir.

Orlistat içeren zayıflama ilaçları ise bağırsaktan yapılan yağ emilimini engellediği için yağ ile emilen vitaminlerin vücutta eksikliğine neden olur.

Bitkisel kökenli laksatif ve diüretikler (haplar, çaylar, tozlar vb) sadece su kaybetmeyi sağlar. Yağları eritmez, vücut suyunu azaltır. Potasyum düzeyini düşürerek kalp ritim bozukluklarına ve kas problemlerine neden olabilir. Eğer bu tür laksatifler çok kullanılırsa, bir süre sonra bağırsaklarda bu bileşiklere karşı bir cevapsızlık oluşması da beklenir. Laksatiflerin ve diüretiklerin hiçbir zaman kilo verme desteği olarak kullanılmamaları gerekir.

Fazla kilolardan kurtarıcı “merdiven altı” zayıflama merkezleri

Sektör bu denli büyüyünce kazanç sağlamaya çalışan girişimci sayısı da giderek artıyor, diyet ürün pazarı giderek büyüyor. Bir çeşit “kurtarıcı” gibi görülen diyet ürünlerinin doğru miktarlarda kullanılmasının, içerdikleri lif miktarı, azaltılmış yağ ve şeker oranlarıyla ağırlık kaybına katkıda bulunabilecekleri ancak fazla miktarda tüketimlerinin yarardan çok zarara neden olacağı bir gerçektir. Yani reklâmlarda görüldüğü gibi gün boyu sadece diyet bisküvi vb tüketerek zayıflanmıyor. Bu ürünler yalnızca normal bir bisküvi, çikolata, vb yerine tüketildiğinden daha az enerji alınmasını sağlıyor. Türk Gıda Kodeksi Yönetmeliği'ne göre, bu tür ürünlerin “diyet” olabilmesi için enerji değerinin en az yüzde 25 azaltılması gerektiği ve ürünün üzerinde düşük kalorili yazabilmesi için de o ürünün 100 gramında 40 kaloriden az kalori bulunması şartı tüketicilerin dikkat etmesi gereken bir noktadır.

Açılan zayıflama merkezlerinin ise birçoğu olması gerektiği gibi multidisipliner olarak hastalarını etik bir şekilde tedavi etmektedir ancak bunların yanı sıra sektördeki denetimlerin yetersizliğinden faydalanarak uzmanlıktan uzak kadrolarıyla ruhsatsız çalışan “merdiven altı” merkezlerin sayısı ise giderek artmaktadır. Bu merkezlerde diyet yazan kişiler, okuduğu kitaplar, yazılar vb ışığında bilinçsizce diyet yazıyor, kendilerini beslenme uzmanı veya diyetisyen olarak tanıtıyorlar. Ketojenik (düşük enerjili) listeleriyle kişileri tüm gün aç bırakıp soda ve salatalık vb ile çok hızlı kilo kaybettiren bilimden uzak insanlar böylece metabolik ve psikolojik açıdan toplum sağlığını riske atıyorlar.

Paranın cazibesine dayanamayan hekimler…

Yukarıda da bahsedildiği gibi zayıflamak için ilk olarak sağlıklı beslenme, fiziksel aktivite ve davranış değişikliği tedavisi denenmelidir. Eğer bu konuda başarı sağlanamadıysa uzman kişiler denetiminde diğer yöntemler (mide kelepçesi, mide balonu, gastrik baypas, liposuction, ilaç tedavisi) kullanılabilir. Tüm bunlarla verilen kilonun kalıcı olabilmesi için de uygulama sırasında ve sonrasında mutlaka kişinin beslenme, egzersiz programı düzenlenmeli, davranış değişikliği sağlanmalıdır. Fakat paranın cazibesine dayanamayan, bilimsellikten uzak çalışan bazı hekimlerce tüm bunlar göz ardı edilerek hasta tam olarak bilgilendirilmeden doğrudan ameliyata alınabiliyor. Olan yine onlara kanan veya kolay yolu seçen kilolu bireylere oluyor. Çünkü yoyo gibi sürekli inip çıkan vücut ağırlıkları sonucunda metabolizmaları alt üst oluyor ve sağlıkları bozuluyor.

Hızlı kilo kaybettiren diyetler sonucunda kişiler kaybettikleri kiloları fazlasıyla geri alıyor. Böylece kişinin kilo kaybı sonucunda yerine gelen kendine güveni bir balon gibi sönüyor ve tekrar kendini mutsuz hissediyor, bazen depresyon durumu veya farklı psikolojik rahatsızlıklar bile görülebiliyor. Sürekli bu şekilde, tekrar tekrar hızlıca zayıflayıp tekrar kilo alan ve çok düşük enerjili diyet uygulayan kişilerde hipoglisemi, metabolizmada yavaşlama, kalp ritim bozuklukları vb. gibi metabolik sağlık problemleri görülebiliyor.

Bazen farklı alanlarda ihtisas yapmış olup akademik unvana sahip olan şahıslar da kazanacakları paraları düşünüp aynı şekilde insanların sağlıklarıyla oynayabiliyor, reklâmlarını ise medya üzerinden çeşitli gündüz kuşağı vb programlarda yapıyorlar. Hiçbir kan bulgusu, sağlık problemi vb gözetilmeden kişilere verdikleri bilinçsiz listelerin yanı sıra önerdikleri zayıflama ilaçları insanların sağlığını daha da fazla tehlikeye atıyor. Hatta ölümlerine bile sebebiyet verebiliyor. Tüm bunlara rağmen kendi yöntemlerini hala savunabiliyorlar. Bu Türkiye için ayrı bir üzücü durum.

TV yapımcıları, sağlık programlarında konuk edecekleri kişilerin gerçek uzmanlık alanını iyi araştırmalıdır. Beslenme konusunda uzman kişi, beslenme bilimini bilmektedir ve diyetisyen veya beslenme uzmanı olarak adlandırılır. Diyetisyen, besin ve beslenmenin sağlık üzerindeki işlevi konusunda bir otoritedir. Diyetisyen; beslenme önerileri ve beslenme bilgileri konusunda güvenli kaynaklar, özel besinler ve beslenme konusunda uzman görüşleri olan kişidir. Bireylerin, diyetisyen unvanını kazanmak için kabul edilmiş üniversite programını en az 4 yıllık eğitimle tamamlamış olması gerekmektedir.

Sonuç olarak, multidisipliner bir yaklaşımla hazırlanan, karbonhidrat, yağ ve protein oranları ayarlanmış, sebze, meyve, posalı besinlerin bolca tüketildiği, sıvı alımının bol olduğu, az ve sık öğünlere yer verilen ve egzersizle desteklenen; en önemlisi davranış değişikliği şeklinde benimsenen bir diyet tedavisi olmadan, yukarıdaki yöntemlerden herhangi biri veya birilerinin uygulanmasıyla sağlıklı ve kalıcı kilo kaybının imkânsız olduğu bilinmelidir. Aksi takdirde elde kalan ruhsal, maddi ve manevi kayıplardan fazlası olmayacaktır...

* Mart-Nisan-Mayıs 2009 tarihli SD Dergi 10. sayıdan alıntılanmıştır.

8 HAZİRAN 2009
Bu yazı 3871 kez okundu

Etiketler



Sayı içeriğine ait yorum bulunamamıştır. Yorum yazabilmek için üye girişi yapınız

  • SON SAYI
  • KARİKATÜR
  • SÖYLEŞİ
  • Şehir hastaneleri hakkında düşünceniz nedir?