Köşe Yazıları

  • Yazı Büyüklüğü A(-) A(+)
  • Paylaş

1963 yılında Ordu, Ünye’de doğdu. 1979’da Ünye Lisesi’nden, 1985’te İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. 2000 yılında İÜ Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Deontoloji ve Tıp Tarihi Bölümü’nde doktorasını tamamladı. 2002-2003 tarihleri arasında İstanbul 112 Ambulans Komuta Merkezi Başhekimliği, 2003-2009’da Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğünde Genel Müdür Yardımcılığı ve Genel Müdürlüğü ile 2009-2013 arasında İstanbul Başakşehir Devlet Hastanesi Başhekimliği görevlerinde bulundu. Dr. Tokaç halen İstanbul Medipol Üniversitesi Tıp Fakültesi Deontoloji ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı Başkanı ve Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulama Araştırma Merkezi Müdürü olarak görev yapmaktadır.

Tüm Yazıları İçin Tıklayınız

14 Mart Tıp Bayramının tarihçesi

14 Mart’ın ülkemizde her yıl Tıp Bayramı olarak kutlanmasının sebebi, modern anlamda tıp eğitiminin ve günümüz tıp fakültelerinin başlangıcı sayılan, açıldığı günden bu yana sürekli gelişerek günümüze kadar süregelmiş olan Tıbhâne-i Amire’nin yani Tıp Mektebi’nin 14 Mart 1827’de açılmış olmasıdır.

Tıbbımızın geçmişine kısaca bir göz atacak olursak; İslam Tıbbı ve onun eczacılık, cerrahî ve benzeri dalları manevî gıdasını İslam’ın mesajından almış ve beslenmesini Grek-İskenderiye, Hint ve İran tıbbının zengin toprağından sağlamıştır. İslam medeniyeti, tıbbın öğrenim ve uygulamasını mümkün kılmak üzere, kendi genel yapısıyla yakından ilgili kurum ve değerler geliştirmişti. Müslüman hekimler aynı zamanda hem hekim (tabib) hem de hakîm (filozof) olan bir tip çiziyordu. Hâris b. Kelede, Ali b. Rabbân et-Taberî, Zekeriyyâ er-Râzî, İbn-i Sînâ, Ali b. Abbâs el-Mecûsî, Ebu’l-Kâsım ez-Zehrâvî, Ali b. Îsâ el-Kehhâl gibi hekimler bu hekim tipinin meşhur örnekleridir.

Bir kurum olarak hastahaneyi müslümanlar, İranlı ve Bizanslılardan tevarüs ettiler. İslam’ın doğuşunun hemen öncesinde şimdiki Ahvaz kenti yakınındaki Cündişapur hastahanesi, Hint ve İran tıbbı yanı sıra Grek tıbbının İslam dünyasına intikalinde başlıca irtibat noktası idi. Ayrıca kısa sürede İslam dünyasının bir parçası haline gelen Suriye gibi doğu eyaletlerinde Bizanslılarca kurulmuş hastahaneler de vardı. Hazır bulduğu bu kurumlardan yararlanan müslümanlar kısa süre içinde kendi hastahanelerini tesis ettiler.

İlk hastahane 707 yılında Emevi Halifesi Velid b. Abdülmelik tarafından kuruldu. Tam teşkilatlı ilk gerçek hastahane Abbasiler döneminde Harunürreşid tarafından Bağdat'ta 8. Yüzyılda kuruldu. Bu hastahane daha sonra Bağdat ve diğer şehirlerde kurulanlara örnek teşkil etmişti. Feth b. Hakan’ın 861'de Mısır'da, Ali b. İsa b. Cerrah’ın 914’de Bağdat'ta kurdukları hastaneler bunların örnekleridir. 10. yüzyılda kurulan en ünlü hastahane Bağdat'taki Bimaristan-ı Adudi'dir. 12. yüzyılda Şam’da kurulan Nûreddîn hastahanesi bu hastanelerin meşhurlarındandır.  Moğolların 1258'de Bağdat'ı zaptetmesine kadar faal olan bu hastahaneler ne yazık ki harabe halinde dahi günümüze ulaşmamıştır. Bu hastahanelerde aynı zamanda usta-çırak yöntemi ile tıp eğitimi de verilmekteydi.

Tarihimizde tıp eğitiminin Türklerin Anadolu’ya gelmesi ve Darüşşifalar (hastahaneler) kurması ile daha bir şekillendiğini, bu işin usta-çırak eğitimi yanında bir medrese eğitimi haline getirildiğini görmekteyiz. Anadolu Selçuklu Devleti’nde Sivas, Kayseri, Konya, Tokat, Amasya ve Aksaray gibi şehirler, en çok medresenin tesis edildiği eğitim ve bilim merkezleri idiler. Adları geçen iller aynı zamanda başlıca hastahanelerin de inşa edildiği yerlerdi. Tesis edilen bu hastahaneler içinde en meşhurları Divriği, Kayseri, Aksaray ve Sivas darüşşifalarıdır. Kayseri’deki I. Gıyaseddin Keyhüsrev Darüşşifası ile Sivas’taki I. İzzeddin Keykavus Darüşşifası’nın yanında şifahane ile bağlantılı olara tıp eğitimi veren medreseler de yapılmıştır.

Osmanlılar da bu geleneği devam ettirerek Bursa’da Yıldırım Darüşşifası (1399), İstanbul’da Fatih Darüşşifası (1470), Edirne’de İkinci Beyazıt Darüşşifası (1485), Manisa’da Hafsa Sultan Darüşşifası (1538), İstanbul’da Haseki Darüşşifası (1550) ve Süleymaniye Darüşşifası (1557)’nı yaptırmışlardır. Bu darüşşifalarda hem hasta tedavi edilip hem de tıp eğitimi veriliyorsa da Edirne’deki İkinci Beyazıt Darüşşifası ile İstanbul’daki Süleymaniye Darüşşifası’nın yanlarında müstakil tıp eğitimi veren birer medrese açılmıştı. Aynı zamanda yanlarındaki darüşşifalarda hasta başında tıp uygulamaları yapılmaktaydı. Bu medreselerde o dönemin en ünlü hekimleri hocalık yapardı. Yine tıp medreselerinin kütüphanelerinde hocaların ve talebelerin yararlanabileceği çok sayıda yazma tıp eserleri bulunuyordu.
 
Fatih devri, tıp faaliyetleri bakımından Osmanlı Türklerinin en parlak çağı olmuştur. Osmanlı tıbbı 15. ve 16. yüzyıllarda oldukça ileri düzeyde bulunmaktaydı. Batıda 14. yüzyılda İtalya’da başlayan Rönesans 15. ve 16. yüzyıllarda bütün Avrupa’ya yayılmıştı. 17. yüzyılda ise tıp alanında ise birçok buluş ve ilerlemeler kaydedilmişti. Osmanlılarda ise 17. yüzyıldan itibaren her sahada ortaya çıkan bozulmalar tıp eğitiminde de kendini göstermiş ve tıp medreselerinden yeni bilgilerle donanmış hekimler yetişemez olmuştu.

19. yüzyıla gelindiğinde tıp medreseleri eski parlak dönemlerini tamamen kaybetmiş, hatta bazıları kapanmıştı. Bu arada azınlıklardan ve Avrupa’dan gelen yabancı hekimler ortalıkta cirit atıyorlardı. Tabip olmayan sahte hekimler (mütatabbib) serbest hekimlik yaparak ya da orduda görev alarak birçok insanın ölümüne sebep oluyorlardı. Bunların önlenmesi için birçok ferman çıkarılmışsa da engel olunamamaktaydı. Çünkü yeterli tıp eğitimi verilemediği gibi yeterli sayıda hekim yetiştirilemiyordu.

Bu dönemde tıp medreselerinden yetişmiş olup İtalyanca ve Fransızca bilen Şanizade Mehmet Ataullah (1771-1826), Mustafa Behçet Efendi (1774-1834) gibi hekimler gelişmeleri takip ediyorlar ve bu bilgileri de katarak yazdıkları kendi kitaplarıyla çevrelerine yararlı olmaya çalışıyorlardı. Bunlar aynı zamanda tıbbı cedid denilen yeni tıbbın tıp eğitimine girmesini savunuyorlardı.

III. Selim zamanında 21 yaşında ilk hekimbaşılığını yapan Mustafa Behçet Efendi, yeni tıp eğitimi veren bir Tıphane kurulması için çaba sarfetmiş ancak gerçekleştirilememişti.

Sultan II. Mahmud döneminde Yeniçeri Ocağı’nın ortadan kaldırılmasından sonra, Asakir-i Mansure-i Muhammediye adıyla modernleştirilmeye çalışılan ordunun hekim ve cerrah ihtiyacını karşılamak amacıyla Mustafa Behçet Efendi’nin üçüncü hekimbaşılığı sırasında Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağında Tıbhâne-i Âmire kuruldu. Rıza Tahsin’in Mir’at-ı Mekteb-i Tıbbiye adlı eserine göre Tıbhane, 14 Mart 1827 (15 Şaban 1242) tarihine rastlayan Çarşamba günü açılmıştır.

O zaman hekimlik ile cerrahlık ayrı meslekler oldukları için aynı bina içinde Tıphane ve Cerrahhane olarak ayrı ayrı eğitim yapılıyordu. Eğitimin Türkçe olduğu bu kurumda, tıp öğrencilerinin Avrupa tıbbına ait kitapları okuyup anlayabilecekleri ölçüde Fransızca ve İtalyanca öğretilmekteydi. Tıp eğitimi o yıllar batıda olduğu gibi dört yıldı. Son sınıfta hocalar tarafından usta ve yetenekli olanlar tesbit edilerek sınava alınıyorlar ve başarılı olanlar askeri hastanelere veya ordunun tabur ve alaylarına muavin tabip ünvanı ile tayin ediliyorlardı. Orada bir hekimin gözetiminde birkaç sene çalışıp deneyim kazandıktan sonra serbest hekim oluyorlardı.
Tıbhâne-i Âmire’nin kuruluşu ve Avrupa tıbbının Osmanlı hekimliğine yoğun olarak aktarılmasıyla birlikte geleneksel İslâm tıbbı tamamen dışlanmadı fakat Osmanlıların hekimlik zihniyetindeki değişim hızlandı. Ancak yüzlerce senelik tıbbî anlayışları bırakıp yeni bir düzene geçmenin yarattığı problemleri halletmek için Tıbhâne-i Âmire’de sık sık düzenlemeler yapıldı.

Bu arada harp dolayısıyla cerraha daha fazla ihtiyaç duyulduğundan öğrenci sayısı artınca bina yetersiz kaldı ve 1831’de Topkapı sarayı müştemilatından üç koğuş cerrahhane olarak düzenlenerek Tıbhanedeki cerrahi talebeleri oraya nakledildi.

1836’da Tıbhâne-i Âmire saray içindeki Otlukçu Kışlası’na nakledildi. Kısa bir süre sonra Cerrahhâne de bu binaya taşındı ve her ikisi birlikte Mekteb-i Tıbbiye adını aldı.

Bütün gayretlere rağmen öğretimin arzulanan modern bir hüviyet kazanamaması yeni bir düzenleme ihtiyacını doğurdu. Hekimbaşı ve Mektebin Nazırı Ahmed Necip Efendi, Mayıs 1837’de binanın yapılan eğitime yeterli olmadığı için yeni bir bina inşa edilmesini talep etti. Yeni bir bina inşa edilmektense, Galatasaray’daki Enderûn Mektebi’nde düzenlemeler yapılmasına karar verildi ve modern bir tıp mektebinin ihtiyaçları göz önüne alınarak onarılan bu binaya öğrenciler Ekim 1838’de taşınarak eğitime devam edildi. Açılışı ise 17 Şubat 1839’da Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şâhâne adıyla yeni bir düzenleme ile Sultan II. Mahmut tarafından yapıldı.

“Yeni tıbb”ın öğretilmesi esas alınarak açılan Tıbhâne-i Âmire, yeni tıbbın iyi anlaşılabilmesi için İtalyanca ve Fransızca dilini de öğretecek şekilde programlanmıştı. Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şâhâne’de ise Avrupa’da tıp eğitimi görmüş, Fransızca’ya vâkıf hocaların görev almasıyla eğitim dili Fransızca oldu. Eğitim dilinin Fransızca olması zamanla Müslüman hekim sayısında azalmaya yol açarak dil tartışmasının başlamasına yol açtı. Nitekim 1867 yılında siviller için hekim yetiştirmek üzere Türkçe tıp eğitimi yapan Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye (Sivil Tıp Mektebi) açıldı.

1870 yılında ise askeri tıp okulu Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şâhâne’de de dersler Türkçeleşti. 1878 yılında Mekteb-i Tıbbiye şimdiki Sirkeci Tren İstasyonu yakınındaki Demirkapı Askeri Kışlası’na taşındı. 1894 yılında Sultan II. Abdülhamid’in emriyle Haydarpaşa’daki Tıbbiye Binası inşa edilmeye başlandı. Bu görkemli binaya 6 Kasım 1903’te taşınıldı. Önce Askeri Tıbbiye sonra Sivil Tıbbiye taşındı ve 1909 yılında iki mektep birleştirilerek ismi Darülfünun Tıp Fakültesi oldu. 1933 Reformu ile İstanbul Üniversitesi kurulunca Tıp Fakültesi de bu Üniversite’de yerini aldı.

İşte bu vesile ile sürekli tıp eğitiminin 14 Mart 1827’de Tıphane-i Amire’nin kurulması ile başladığı kabul edilmiş ve ilk defa ülkemiz işgal altında iken 14 Mart 1919’da Tıp Bayramı olarak kutlanmıştır. Beyazıt’taki Üniversite (Darülfünun) binasının konferans salonunda yapılan kutlamada dönemin ünlü hocaları Dr. Fevzi Paşa, Dr. Besim Ömer, Dr. Akil Muhtar ile birlikte İngiliz işgal ordusu başhekimi de bulunmuştur. 1935 yılında ise İstanbul Üniversitesi Tıp Talebe Birliği’nce 14 Mart’ın Tıp Bayramı olarak kutlanması karara bağlanmış ve o günden bu yana her yıl kutlamalar devam etmiştir.
Sağlıklı bir toplum özlemimizin gerçekleşeceği bayramlara ulaşmak dileğiyle.

Kaynaklar

1- Ali Haydar Bayat; Tıp Tarihi, s: 278-279, İzmir, 2003.
2- Ayten Altıntaş; “Tıphane-i Amire ve 14 Mart Tıp Bayramı”, Tarih ve Toplum, Sayı 117, s: 45-46, Eylül 1993.
3- Ayten Altıntaş; “Karl Ambros Bernard’ın Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin Kurucusu Olduğu Meselesi ve Görevi Hakkında”, III. Türk Tıp Tarihi Kongresi, İstanbul, 20-23 Eylül 1993, Kongreye Sunulan Bildiriler, s: 91-99, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1999.
4- Ayten Arıkan; “Neden 14 Mart?”, Hekim Forumu, Mart,1998.
5- Bahadır OSMAN, Osmanlılarda Bilim, İstanbul, 1996, Sarmal Yayınevi.
6- Cevat İzgi, “Osmanlı Darüşşifalarında Tıp Eğitimi”, Osmanlı Medreselerinde İlim – 2, s: 19-44, İz Yayıncılık, İstanbul, 1997.
7- Ekrem Kadri Unat, Mustafa Samastı, Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye (Sivil Tıp Mektebi) 1867-1909, İst. Üniv. Cerrahpaşa Tıp Fak. Yay., İstanbul, 1990.
8- Nil Sarı; “Osmanlı Hekimliği ve Tıp Bilimi”, Yeni Tıp Tarihi Araştırmaları, Sayı: 5, S: 11-68, 1999
9- Osman Ergin, İstanbul Tıp Mektepleri Enstitüleri ve Cemiyetleri, İstanbui Üniversitesi Tıb Tarihi Enstitüsü Yay., İstanbul, 1940.
10- Rıza Tahsin, Tıp Fakültesi Tarihçesi (Mir’ât-ı Mekteb-i Tıbbiye), Eklerle Yayınlayan: Aykut Kazancıgil, Özel Yayınları, İstanbul, 1991.
11- Seyyid Hüseyin Nasr; İslam ve İlim, Çev: İlhan Kutluer, s:154, İnsan Yayınları, İstanbul 1989
12- Şükrü Güner; “14 Mart’ın Tarihçesi”, Hekim Forumu.

Bu yazı 2549 kez okundu

Yorum yazabilmek için üye girişi yapınız

  • SON SAYI
  • KARİKATÜR
  • SÖYLEŞİ
  • Şehir hastaneleri hakkında düşünceniz nedir?