Köşe Yazıları

  • Yazı Büyüklüğü A(-) A(+)
  • Paylaş

SD Platform yazarı olan Dr. Sonsuz, 1957’de Erzurum’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini İskenderun’da tamamladı. 1981’de İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdi. Uzmanlığını 1989 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde tamamladı. Aynı yerde 1992’de doçent, 1998’de profesör oldu. Mesleki ilgi alanları viral hepatitler ve karaciğer yağlanmasıdır.

Tüm Yazıları İçin Tıklayınız

Tam Gün Yasası: Ne oldu? Neler olacak?

Üç yıldan uzun bir süre doktorların ve konuyla ilgili tarafların gündemini meşgul eden "tam gün yasası" tartışması 16.07.2010 günü akşam saatlerinde belli olan Anayasa Mahkemesi kararı ile sona er(me)miş durumdadır.  Bu noktadan sonra üzerinde konuşulacak olan Anayasa Mahkemesinin kararı değil, o kararın ne anlama geldiği ve uygulamada ortaya çıkaracağı sorunlar olacaktır.

Tam gün yasasının serüveni aslında ülkemizde birçok temel sorunun neden yıllar boyu çözülemediğinin anlaşılabilmesi için iyi bir örnek teşkil etmektedir. Görünüşüte bütün koşullar uygundur. Hükümet tam gün yasasını istemektedir ve bunu bir kanun tasarısı şeklinde meclise getirmiştir. Anamuhalefet partisi (tam gün yasasının iptalinden sonra yaptıkları açıklamalarda bile) tam gün çalışmadan yana olduğunu söylemekte, Türk Tabipler Birliği yıllardan beri ″herkese eşit ve ücretsiz sağlık″ prensibini savunduğunu dile getirmektedir. İstanbul tabip Odası’nın yasanın iptal tarihi ile çakışan Temmuz 2010 tarihli sayısının kapağında  ″sağlık haktır satılamaz″ ve ″domuz gribi değil paralı sağlık öldürür″ gibi ifadelerin yer alması zaman açısından ilginç tesadüf ama bir o kadar da düşündürücüdür. Hastalar ve hasta yakınları da tam gün yasasını desteklemekte, devletin birçok kademesinde ve kamuoyunda kısmi statüde çalışılmasının neden olduğu sorunlar sıklıkla dile getirilmektedir. Ne yazık ki bu kadar geniş bir amaç birliği bulunmasına rağmen başlatılan süreç hiçte arzu edilmeyen bir noktada sonlanmış görünmektedir.

Anayasa Mahkemesi’nin kararına baktığımızda 5947 sayılı yasanın 3. Maddesinin birinci fıkrasına yapılan itiraz reddedilmiş bulunmaktadır. Bu durumda yasanın "Öğretim elemanları, üniversitede devamlı statüde görev yapar" hükmü geçerliliğini korumakta olup kısmi statüde çalışma sona ermiş olmaktadır. Ama ortaya daha ilginç bir durum çıkmış, önce tam gün yasasının temel amacı olan muayenehane düzeninin sağlık bakanlığı hastaneleri için sona erdiği buna karşılık üniversite öğretim üyeleri için devam edeceği düşünülmüş, ardından Danıştay kararı ile bu konudaki engelin de kalktığı isteyen tüm doktorların muayenehanede çalışabileceği sonucuna varılmıştır. Bir yasanın kısmi iptali ile ortaya çıkan sonuç ne eski yasada, ne de 5947 sayılı yasada mevcut olmayan, öncekinden de büyük sorunlar doğurabilecek yeni bir çalışma düzeni getirmiş bulunmaktadır.

Anayasa Mahkemesinin kararından sonraki hukuki durumun ne anlama geldiği konusunda farklı bazı görüşlerin varlığı bilinmektedir. Bununla ilgili kişisel değerlendirmelerim de olacaktır, ancak öncesinde neden bu noktaya geldiğimiz konusunda bir şeyler söylemek istiyorum.

Sanırım bu soruyu sorması gereken ilk kurum Sağlık Bakanlığı olmalıdır. Kişisel kanaatimce bu yasa daha farklı bir şekilde hazırlanabilirdi. "Doktorlar ve Öğretim üyeleri 657 sayılı devlet memurları kanununda belirlenmiş çalışma süre ve esaslarına göre görev yapar, başka kanunlarla bu meslek mensuplarına verilmiş olan çalışma ayrıcalıkları bu kanunun yürürlüğe girmesi ile sona erer" şeklindeki bir cümle sorunun çözümü olabilirdi. Diğer maddeler ayrıntıları düzenlemek için hazırlanılır, böylelikle ayrıntılardaki anayasaya aykırılık olasılığı kanunun amacına ulaşmasına engel teşkil etmezdi. Sağlık Bakanlığının cevap araması gereken en önemli soru bu yasanın neden muayenehanesi olan 4500 civarındaki doktorun dışında kalanlarca yeterince desteklenmediği olmalıdır. Konuya siyasal boyutta bakmış olanlar bulunabilir ancak çoğunluk için bu geçerli değildir. Kamuoyuna yapılan açıklamalarda yasanın doktorlara sağladığı ifade edilen yararları yeterince anlatılamamış ve doktorlar tarafından inandırıcı bulunmamıştır. Özellikle pratikte pek de mümkün olmayan abartılı ücret açıklamaları yapılan düzenlemelere yönelik inancı zayıflatmıştır. Emeklilik ücretlerine anlamlı bir artış getirmemesi, performansa dayalı sistem ile elde edilen maddi avantajların sürdürülebilirliğine ilişkin kuşkular da yasaya verilen desteği zayıflatmıştır. Son yıllarda yapılan düzenlemeler ile sağlık hizmetlerindeki memnuniyet oranının büyük bir artış gösterdiği doğrudur ve takdir edilmesi gereken bir başarıdır. Ancak hizmet sektöründe, çalışanların da memnuiyetini kapsamayan tek yönlü bir memnuniyet artışı kabul edilebilir sürdürülebilir bir netice değildir.

Konu muhalefetteki siyasi partiler ve meslek kuruluşları bakımından bundan önceki söylemleri karşısındaki bir samimiyet sınavı niteliğindedir ve bu sınavdan başarıyla çıkabilmeleri şu ana kadarki tavırları ile pek mümkün görünmemektedir. Umarım sorunun bundan sonraki aşamalarında gereken tavır değişikliğini gösterirler. 
Hatalar zincirinin içerisinde Ben ve benim gibi düşünlerin de payı vardır. Bizler de konuya Sağlık Bakanlığı ile muayenehanesi olan hekimler arasındaki bir mesele olarak baktık, konunun tarafı olmakta çekimser davrandık, aslında bizler sessiz çoğunluğu temsil ediyorduk, ses verebilseydik sonuç daha farklı olabilirdi.

Tam gün yasasının iptalinden sonra ortaya çıkan durum (eğer yaygın olarak düşünüldüğü şekliye geçerli olacak ise) bu güne kadar pek tartışılmayan başka bazı sakıncaları içermektedir. Anayasa Mahkemesinin kararında iptal edilen maddeler arasında 5947 sayılı yasanın 3.maddesinin 2.fıkrası da bulunmaktadır. İptal edilen fıkranın hükmü: Öğretim elemanları, bu Kanun ile diğer kanunlarda belirlenen görevler ve telif hakları hariç olmak üzere, yükseköğretim kurumlarından başka yerlerde ücretli veya ücretsiz, resmi veya özel başka herhangi bir iş göremezler, ek görev alamazlar, serbest meslek icra edemezler şeklindedir. Bu durumda devamlı statüde görev yapan öğretim üyeleri ayrıca yukarıda tanımlanan diğer şekillerde de çalışabilecektir. Bunun uygulaması Tıp Fakültesi mensupları ile diğer öğretim üyeleri bakımından oldukça farklı neticeler doğruacaktır. Tıp Fakültelerinde eğitim ve öğretim faaliyetleri dışında bir de sağlık hizmeti sunulması söz konusudur. Günümüz koşullarında bu hizmetin neredeyse tek alıcısı bir kamu kurumu olan Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK)’dır. Çalışanların, emeklilerin ve çeşitli kanunlarla belirlenmiş diğer hak sahiplerinin sağlık hizmetlerinin giderlerinin karşılaması SGK’nın yükümlülüğü altındadır. SGK bu hizmeti kamu kurumu niteliğindeki sağlık kuruluşlarından ve anlaşması olan özel kuruluşlardan almaktadır. Devamlı statüde çalışıp aynı zamanda muayenehanesi olanların baktığı hastalarının büyük bir kısmı da bu kişilerden oluşmaktadır. Bu nedenle ortaya çıkan durum diğer bir fakültede devamlı statüde çalışan bir öğretim üyesinin bir başka kişi veya özel bir kurum için iş veya hizmet üretmesinden tamamen farklıdır. Konun basitçe anlaşılması için bazı örneklemeler yapılabilir. İnşaat fakülteleri aynı zamanda inşaat ruhsatlarını vermek gibi kamuya ait bir görevi yapıyor olsa idi, bu fakültelerin öğretim üyelerinin açacağı ruhsat büroları ne anlama gelirse bu günkü görev kapsamı ile tıp fakültesi öğretim üyelerinin muayenehaneleri de aynı anlama gelmektedir.

İlginç olan bir noktada şudur: Bir Tıp Fakültesi öğretim üyesi ile sözgelimi Hukuk fakültesindeki bir öğretim üyesinin 2547 sayılı yasa içerisinde belirlenen görev tanımlamaları birbirinden farklı değildir. 2547 sayılı yasa içerisinde bizlerin sağlık hizmeti vermekle yükümlü olduğumuza ilişkin ek bir hüküm bulunmamaktadır. Konu siyasi makamlarca da tam olarak anlaşılmış değildir ve zaman zaman basında gördüğümüz "vatandaşlarımız istediği profesöre muayene olacaktır" söylemi de bu hukuki boşluğun içerisinde yer almaktadır. Bu konuların kapsamlı bir şekilde tartışılması, Tıp Fakültelerinin eğitim, öğretim ve araştırma faaliyetleri ile verdikleri sağlık hizmetinin birbirinden bağımsız yasal çerçevelere taşınması konunun farklı platformlarda çözümü için yeni bir başlangıç teşkil edebilir.

Tekrar Anayasa Mahkemesinin kararının ne anlama geldiği konusuna dönmek istiyorum. Türk Tabipler Birliği tarafından benimsenen düşünce yasanın iptali ile Sağlık Bakanlığı’nda veya Üniversitelerde çalışan tüm hekimlere muayenehanede çalışma yolunun açılmış olduğu şekilde ifade edilmiştir. Sağlık Bakanlığı ise yapmış olduğu basın açıklamasında " … Kamu görevlilerinin aynı zamanda mesleğini serbest olarak icra edemeyeceklerine ilişkin hüküm Anayasa Mahkemesince iptal edilmediğinden, bu hekimlerimizin 30 Temmuz 2010 tarihinden itibaren muayenehane açabilmesi veya özel sağlık kuruluşlarında çalışabilmesi mümkün bulunmamaktadır" görüşü belirtmiştir. Aynı açıklamada öğretim üyelerinin durumu ile ilgili olarak "Anayasa Mahkemesi tarafından, üniversite personelinin tam gün esasıyla çalışma prensibi kabul edilmiştir. Buna göre, üniversite personeli açısından tam gün çalışma uygulaması 30 Ocak 2011 tarihinden itibaren başlayacaktır. Tam gün esasıyla ilgili çalışma şeklinin nasıl olacağına ilişkin uygulama konusunda ise, bu konuda farklı görüşler bulunmakla birlikte, Yükseköğretim Kurulu yetkilidir" görüşü dile getirilmiştir. Bakanlık üniversite öğretim üyeleri için bir mevcut durumda bir sınırlama getirildiği veya getirilmediği konusunda açık bir görüş bildirmekten çok sorunun Yükseköğretim Kurulu’nun yetkisinde olduğunu belirtmek yolunu seçmiştir. Farklı olan bir düşünceye göre yasanın mevcut haliyle bile üniversite öğretim üyeleri de dahil kamuda çalışan tüm doktorların muayenehane açması yolu kapanmış olmaktadır. Bu görüşte olanlardan Sayın Ali Ulusoy Akşam gazetesinin 23.07.2010 tarihli sayısında yer alan yazısında Anayasa Mahkemesi’nin iptali sonrası öğretim üyelerinin statülerini düzenleyen özel kanunlarda (YÖK Kanunu ve Üniversite Personel Kanunu) bu konuda herhangi bir düzenleme kalmadığının belirtmektedir. Yazarın bu noktadaki düşüncesi özel kanunlarda bir hüküm bulunmayan hallerde 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'na atıf yapıldığından hareketle hukuken ne öğretim üyelerinin, ne kamu doktorlarının, ne de diğer kamu görevlilerinin mesai dışında özel veya serbest çalışmasının mümkün olmadığı şeklindedir.

Bütün bunlara rağmen Danıştay kararından sonra bu konuda daha başka düzenleme veya yorum getirme olanağı kalmamış görünmektedir. Gerekçeli kararın yayınlanmasından sonra bir kez daha tartışmaya başlanacağı muhakkak olsa bile mevcut yasal mevzuat içerisinde bu soruna kabul edilebilir bir çözüm getirilmesi zor görünmektedir.

Bu durumun yaratacağı sakıncaları önlemenin, yani bir anlamda tam gün çalışma yasasından beklenilen amaçlara ulaşmanın yolu Yüksek Öğrenim Kurumu yasasında yapılacak düzenlemeler ve SGK tarafından alınacak bazı kararlardan geçmektedir. 2547 sayılı yasada yapılacak bir düzenleme ile her kademedeki idari makamlara seçim veya atanma yoluyla görev almanın koşulları arasına son 3 yıl içerisinde Üniversite dışında çalışmamış olma koşulu(Bundan sonra tam zamanlı veya kısmı statü diye bir ayrım olanağı bulunmadığından dışarıda çalışma şeklinde bir tanımlama getirilmesi zorunludur)  getirilmelidir. Bundan amaç ikili çalışma sistemindeki yöneticilerin bu çalışma şeklinden doğan sorunlara müdahil olmasının neden olacağı problemlerden kaçınmaktır. Daha yalın bir ifade ile bir kamu kurumundaki yöneticinin o kurum ile aynı faaliyet sahasındaki bir özel işin sahibi veya çalışanı olmasının önüne geçilmelidir. Seçilince (veya atanınca) ikili çalışmaya son vermek gibi bir yaklaşıma engel olmak için 3 yıl gibi bir sürenin belirlenmiş olması daha doğru olacaktır.

Bu konuda SGK tarafından alınacak kararlar daha önemli ve belirleyici olabilir. Bu düzenlemeler ile neyin engellenmesinin amaçlandığını açık bir şekilde ortaya koymak gerekir. İkili çalışma düzenini savunanların bu sistemden farklı menfaat veya beklentileri vardır. Gerçekten üniversite ve akademik hayattan kopmama arzusu haklı bir istektir, buna saygı duymak ve bu isteği güvence altında tutmak önemlidir. Üniversite mensubu olmanın getirdiği gücü kullanmak, problemli hastalarda arkasında büyük bir kurumsal desteğin olduğunu bilerek hareket etmek de hastaların yararına kullanıldığı sürece sorun teşkil etmeyebilir. Asıl önlenmesi gereken hasta-hekim ilişkisini bütünüyle bu temel üzerinden kurulması ve kamu kurumunun güç ve olanaklarını muayenehane temelli çıkarlar için kullanılmasıdır. Yani en basit ifadeyle hastaneye gelmiş olan hastaların buradan özel kurumlara yönlendirilmesi veya muayenehanelerden gelenlerin hastane olanaklarından ayrıcalıklı bir şekilde faydalandırılmasıdır. Bu söylediklerime kızanlar olacaktır ama hiç kimse bunun olmadığını, yapılmadığını iddia edemez. Bu bir gerçektir ve herkesin bildiği bu gerçekle hepimizin yüzleşmesi zamanı çoktan gelmiştir. 

Üniversite hastanelerindeki tüm tanı ve tedavi işlemlerinin (birlikte çalıştıkları bir uzman veya asistan tarafından yapılsa bile bir öğretim üyesi ile ilişkilendirilmesi zorunluluğu getirilmelidir. Esasen üniversite hastaneleri sağlık hizmetini eğitim öğrenim ve araştırma faaliyetlerinin bir parçası olarak vermektedirler, dolayısı ile bu işlemler bir öğretim üyesinin kontrolünde olması doğaldır. SGK daimi statüde olsa bile ayrıca serbest meslek mensubu olarak çalışanlardan sağlık hizmeti almayı kabul etmemeli, SGK mensuplarına verilecek sağlık hizmetinin sadece bir kurumda çalışan hekimlerden alınacağı kuralı getirmelidir. Burada doktorların birden fazla kurumda çalışmasına bir kısıtlama gelmemiş, dolayısı ile Anayasa Mahkemesinin hükmü korunmuş olmaktadır. Bu öğretim üyeleri SGK mensubu olan hastalarını hastanın isteği halinde özel muayenehanelerinde kabul edebilecek, ancak bu durumda hasta sağlık hizmetini SGK olanakları ile değil kendi tercihi ile ve giderlerini kendi karşılayacağı şekilde almış olacaktır. Benzer şekilde muayenehanede çalışan doktorların sağlık giderleri SGK tarafından karşılanmayan hastalarını ister tamamen özel koşullarda isterlerse çalıştıkları üniversite hastanesinde kabul etme hakları da korunmalıdır.  Bu düzenlemeleri istismar etmek isteyenler hastalarına serbest çalışmayan öğretim üyeleri üzerinden işlem yapma yolunu seçebilirler ancak taşıyacağı yasal riskler nedeniyle bu neredeyse imkânsızdır ve konunun denetimi muayenehanelerin kontrolünden çok daha kolay olacaktır. Bu düzenlemeler ile tam gün yasasından beklenilen amaca dolaylı bir yoldan da olsa ulaşmanın mümkün olacağını düşünüyorum.

Böyle olmadığı takdirde bugünleri bile arayacağımız daha büyük bir kaosun içerisine düşeceğimizden endişe duyuyorum. Eğer 31.Ocak 2011 den sonra her şey şu anda anlaşıldığı şekilde yaşanacak ise en kötü ihtimale göre hazırlık yapılması gereklidir. Elbette devamlı statüde ve bütün yasal gerekleri yerine getirerek konuyu istismar etmeden muayenehane sistemini sürdürecek olan çok sayıda öğretim üyesi olacaktır. Ancak bunun diğer şekli de görülecektir. Muayenehaneler irtibat bürosu gibi kullanılıp, orada kabul edilen hastaların sağlık işlemleri devamlı statüde çalıştığı kamu sağlık kurumlarında (Üniversite hastaneleri) sürdürenler de görülecektir. Böylece sistem içerisinde çalışan ve o kuruma doğrudan başvurmuş hastalara bakanlara bile zor yeten yardımcı personel, destek hizmeti ve diğer olanaklar sonuna kadar istismar edilebilecek ve çok yönlü mağduriyetlerin doğmasına neden olunacaktır. Başhekimler, bölüm başkanları veya diğer idareciler buna meydan vermesin gibi düşüncelerin pratikte hiçbir başarı şansı yoktur. Muayenehanelerde yapılacak denetimler için de aynı şey geçerlidir. Bu önlemler bir süre sonra ya gevşetilir, ya da yanlı olarak denetlendiği, bazılarının koruduğu gibi savlarla etkisizleştirilebilir. Esasen üniversitelerde sistemin kendini denetleyebilme kabiliyeti bu güne kadar birçok örnekte görüldüğü şekliyle son derece yetersizdir.

Bütün bunlar yapıldığında bu veya başka bir şekilde tam süre çalışma düzenine geçildiğinde ne olacaktır? Ben meslek yaşamımın 30. Yılındayım, 30 yıl tam gün çalıştım, hiç muayenehanem olmadığı gibi 1-2 yılı istisna üniversitede öğretim üyesi farkı alarak da hasta bakmadım. Doğrudan poliklinikte asistanımın, uzmanımın yanında hasta gördüm. Orada hem hastalarıma baktım, hem de yanımdakileri eğitmeye çalıştım. Yukarıdaki soruyu bunun verdiği rahatlıkla yanıtlayacağım. Evet, bütün bunlar yapılsa bile ülkemizdeki sağlık sorunları çözülmüş veya sağlıktaki standartlarımız daha yukarıya taşınmış olmayacaktır.

O zaman neden tam süre çalışma yasasını bu kadar önemsiyorum?

Benim istediğim, devletin, milletin ve doktorların sağlık sistemindeki sorunların gerçek nedenleri ile yüzleşmesidir. Yıllardan beri bu ülkede sağlık sisteminden kaynaklanan sorunlar bir sistem sorunu olarak değil, doktor sorunu olarak görülmüş ve böyle gösterilmiştir. Bunun temelinde yatan en önemli neden hasta ile hekim arasındaki para ilişkisi ve bunun birçok örnekte olduğu gibi etik olmayan bir boyutta sürdürülmesidir. Bu paradigmanın yıkılması gerçeklerle yüzleşmenin yolunu açacaktır. Bu noktada karşımıza çıkacak gerçeklerin başında sağlık hizmetleri için ayrılan kaynakların yetersizliği gelecektir. Dünya sağlık Örgütünün 2006 yılı rakamları ile ülkemizde kişi başına sağlık harcaması 645 dolar civarındadır(Gayri safi yurt içi hasılanın % 5.6 sı) . Bu rakam Yunanistan da 3101 dolar (% 9.9), Almanya’da 3328 Dolar (% 10.4), Amerika’da 6714 dolar (%15.4) civarındadır. Vicdan sahibi bir insanın yapması gereken ilk değerlendirme bu rakamlar üzerinden olmalıdır. Türkiye Yunanistan’ın beşte biri düzeyinde bir sağlık harcaması yaparken haklı haksız bütün eleştirilere rağmen sağlık standartlarının çoğu unsurları ve özellikle de tıbbi başarı ve yeterlilik bakımından Yunanistan’ın gerisinde değildir. Bu başta doktorlar olmak üzere tüm sağlık çalışanlarının yarattığı ortak bir mucizedir. Hal böyle iken ülkemizde hastanelerin acil servisleri basılmakta, doktorlar hasta yakınlarının hatta başka kamu görevlilerinin saldırılarına hedef olmaktadır. Bu gerçeklerle yüzleşmiş bir devlet mekanizması bu tür olumsuzlukların karşısında tüm kurumları ile durmak zorunda olduğunu bilecektir.

Hastaların da bilmek zorunda olduğu bir gerçek vardır. Özenerek izledikleri ülkelerde insanlar aldıkları sağlık hizmeti için uzun yıllar boyu ciddi primler ödemektedirler. Bizde ise 10 milyona yakın yeşil kartlıyı bir kenara bırakın, çoğu insan 20-25 yıl asgari ücret üzerinden ödediği sosyal güvenlik primi ile hem emeklilik, hem de kendisi ve bakmakta yükümlü olduğu aile bireyi için sağlık hizmeti almakta olduğunu nedense hiç dikkate almamaktadır. Daha da ötesi kronik hastalıklara yakalandıktan sonra sigortalı olup ücretsiz sağlık hizmeti alma hakkını elde edenlerin sayısı da azımsanmayacak kadar fazladır. Yüksek bir sağlık standardı için daha çok kaynak gerektiği ve bunun için hizmet alanların da bir şeyler yapmasının zamanı geldiği artık anlaşılmış olmalıdır.

Hekimlerin de yüzleşmesi gereken bir gerçek vardır, ülkemizin sağlık sorunlarına akılcı çözümler üretmek herkesten önce bizim görevimizdir. Bunu yaparken ülkemizin koşullarını dikkate almak zorundayız.  Bu ülkede sağlık harcamalarının %34’ünü ilaç giderleri oluştururken (AB ortalaması % 16) doktorların ve sağlık alanındaki derneklerin sağlık uygulama tabiliğinde yapılmaya çalışılan akılcı düzenlemelere karşı gösterdiği direnç (Bunu en azından kendi çalışma saham için rahatlıkla söyleyebilirim, Bu konuda SD platformdaki eski yazılarıma bakılabilir) oldukça düşündürücüdür. 

Özetle ben tam süre çalışma sistemini ülkemizin sağlık sorunlarının çözümüne bir yeni başlangıç oluşturması için destekliyorum. Hekim olmanın onurunu daha da yükselteceğine inandığım için destekliyorum. Hepsinden önemlisi de bazı hekimlerin yaptığı kabul edilemez uygulamaların, yukarıda tüm imkansızlıklara rağmen doktorların ve sağlık çalışanlarının yarattığı bir mucize olarak tanımladığım tabloya gölge düşürmemesi için destekliyorum ve desteklemeye devam edeceğim.

Bu yazı 5172 kez okundu

Yorum yazabilmek için üye girişi yapınız

  • SON SAYI
  • KARİKATÜR
  • SÖYLEŞİ
  • Şehir hastaneleri hakkında düşünceniz nedir?