Editörden

  • Yazı Büyüklüğü A(-) A(+)
  • Paylaş

Göçe mecbur kalmak

Milyonlarca insanın bugün doğduğu ve doyduğu yerleri terk etmek zorunda kalmasının ardında doğal afetlerin değil, küresel çıkar hesaplarının yattığını yaşayarak görüyoruz. Yeryüzü kaynaklarını paylaşım kavgası yüzünden milyonlarca insan yerinden yurdundan olmaktadır. Bu paylaşım için her formda kullanışlı terör örgütleri ve yakılmayı bekleyen iç savaş fitilleri hep hazır tutulmaktadır. Ne yazık ki, gittikçe küçülmesi beklenen bu sorun, aksine durmadan büyümektedir. Birleşmiş Milletler’in açıkladığı Küresel Göç Raporuna göre uluslararası göçmenlerin sayısı 1990 senesinde 154 milyon iken 2000’de 175 milyona, 2010’da 221 milyona ulaşmıştır. 2013’teki 232 milyon göçmen, dünya nüfusunun %3,2’sini oluşturmakta ve dünya tarihinde de ulaşılan en yüksek göçmen sayısını temsil etmektedir.

Dünyanın değişik bölgelerdeki, iç/dış savaş, terör/şiddet, insan hakları ihlalleri gibi büyük sorunlar, göç olayını giderek artırmaktadır. Günümüzde dünya genelinde değişik nedenlerle ülkesini terk eden insanların en az dörtte biri “zorla yerlerinden edilmiş” durumdadır ve her gün yaklaşık 42 bin kişi mülteci olmaya devam etmektedir. Çağımız bu yönüyle bir “göç çağı” olarak adlandırılabilir.

Küresel göç hareketleri, etnik ve kültürel farklılıkları daha belirgin hale getirmekte ve toplumların sosyal, ekonomik ve siyasal dinamiklerini önemli ölçüde etkilemektedir. Batıda bu göç hareketlerine insani bir yaklaşım sergilemek yerine yerleşik refah düzenlerinin ve hatta siyasal düzenlerin dengesini bozacağı kaygısı ile bakıldığını üzülerek gözlemliyoruz. Bilindiği üzere, daha önce Bulgaristan ve Irak örneklerinde olduğu gibi, Suriye meselesinde de Türkiye’nin tutumu farklı olmuştur.

Komşumuz Suriye’nin yaşadığı iç savaş, ülke içinde ve dışında 5 milyondan fazlası göçmen olmak üzere 15 milyon Suriye vatandaşını ciddi şekilde etkilemiş ve sosyal hayattaki büyük yıkıcı tahribatın yanında sağlık alanında da çok ciddi sorunlarayol açmıştır. Ülkemizin büyük bir fedakârlıkla kapılarını açtığı Suriyeli kardeşlerimizin göç sürecinde yaşadığı çok acı hayat tecrübeleri sıklıkla medya gündemini işgal etmektedir. Özellikle gelişmiş Batı ülkelerinin göçmenlere karşı takındığı tavır, insanlık değerlerinin kaybolmaya yüz tuttuğunun net bir göstergesidir. Cesedi Bodrum’da kıyıya vuran üç yaşındaki Suriyeli mülteci Aylan Kurdi, bireylerin kuruyan göz pınarlarından yaşlar akmasına yol açmış ama ülkelerin vicdanını harekete geçirememiştir.

Dünyada göç ve göçün yol açtığı ekonomik, sosyal, kültürel ve sağlık sorunları küreselleşirken, beklendiği gibi kaynakların adil paylaşımından giderek uzaklaşılmakta; refah ve servet küçük mutlu bir azınlığın tekelinde olmaya devam etmektedir. Toplumsal refahlarını ve gelişmişliklerini emperyalist politikalarına borçlu olan ülkeler için sosyal olaylar; çıkarla olan bağlantısı oranında değer kazanabilmekte, küreselleştiği oranda da etkili olabilmektedir.

Batı dünyasının aksine ülkemizin geleneksel insani tutumunun; yurdundan edinmiş mağdur insanlara kucak açmayı sadece bir iyilik davranışı, hayırseverlik ve misafirperverlik olayı olarak değil, bir “hak sorunu” olarak idrak etmekten kaynaklandığı kanısındayız. Göçmen sorununa eğilmenin, insanları şiddet nedeniyle göçe zorlayan şartlarla mücadele etmenin ve her şeye rağmen göç etmek zorunda kalanlara kucak açmanın uluslararası insan hakları konusu olduğunu kabul etmemiz gerekir.

Onuncu yılımızı tamamladığımız bu sayıda can yakıcı bir insanlık sorunu haline gelen göç konusu değişik yönleriyle ele alınmış; göçle ilgili yönetim ve politikalardan uyum sürecine, enfeksiyon hastalıklarından psikiyatrik sorunlara kadar değişen bir yelpazede konu tartışmaya açılmıştır. Sorunu bizzat yaşayanların gözlem ve görüşleri de paylaşılmaya çalışılmıştır. Neticede ortaya konan gerçek şudur: Göç sorunu bir ya da birkaç ülkenin yalnız başına altından kalkabileceği boyutu çoktan aşmış, küresel bir sorun halini almış durumdadır. Bu sorun ulusal ve uluslararası ileri bir eşgüdüme, yönetişime, büyük maddi katkıya ve daha fazla insani değerlere ihtiyaç duymaktadır.

SD, elinizdeki nüshası ile 40. sayısına ulaştı. “Kırk” kadim kültürümüzde önemsenen, gizemli bir sayıdır. Kırk rakamı genel anlamda dengenin, olgunluğun, tecrübenin, yeterliliğin, bilgeliğin simgesidir. SD’nin adanmışlık ruhuyla çalışan yayın kurulu, her sayının ön hazırlığını ve değerlendirmesini ortak akılla, “kılı kırk yararcasına”, ciddi bir gayretle yapmaktadır.

Yola çıkarken belirlenen temel hedef, tıp ve sağlık alanında bir “okul” olabilmekti. Geriye dönüp baktığımızda tıp ve sağlığın hemen her alanında çok değişik ve önemli konularda, alanının yetkin isimlerinin kaleme aldığı yazılar ve çok önemli röportajlarla dolu sayıların toplam hacmi 4000 sayfayı aşmış ve bir külliyat durumuna ulaşmıştır.

SD, bir ayağıyla kadim medeniyetimizin değerlerine sağlam şekilde tutunup, diğer ayağıyla dünya genelinde tıp ve sağlık alanında biriken tecrübeden, “hikmetten” yararlanmaya devam edecektir.

 

SD (Sağlık Düşüncesi ve Tıp Kültürü) Dergisi, Eylül-Ekim-Kasım 2016 tarihli 40. sayıda, sayfa 2-3’te yayımlanmıştır.

  • SON SAYI
  • KARİKATÜR
  • SÖYLEŞİ
  • Şehir hastaneleri hakkında düşünceniz nedir?