Dergi

  • Yazı Büyüklüğü A(-) A(+)
  • Paylaş
SD

SD16 Haberler

Süt, diyabet riskini azaltıyor

Süt ürünlerinde bulunan bir yağ asidi olan trans-palmitoleik asidin serumdaki düzeylerinin, diyabet ve metabolik sendrom riski ile ters orantılı olduğu bildirildi. Harvard’dan Dr. Dariush Mozaffarian ve arkadaşlarının makalesi Annals of Internal Medicine’nın Aralık sayısında yayımladı. Cardiovascular Health Study’nin verileri kullanılarak yapılan çalışmada 1992-2006 yılları arasında 3 bin 736 erişkinin serumunda trans-palmitoleic asit düzeyine bakılmış. Bu yağ asidi tüm yağ asitlerinin % 1’inden azını teşkil etmekle birlikte, günlük süt tüketiminin iyi bir göstergesi olarak biliniyor. Dr. Mozaffarian son zamanlarda yapılan çeşitli gözlemsel çalışmalarda daha fazla süt ürünü tüketenlerde insülin rezistansı ve diyabet riskinin azaldığının gözlendiğini belirtiyor.  Çalışmada, bireyler trans-palmitoleic asit düzeylerine göre beş gruba ayrıldığında, en düşük kan seviyesine sahip olanlarda diyabet riski en yüksek düzeye sahip olanlara göre üç kat daha yüksek saptanmış. Araştırmacılar diyabet riskinin azaltılması için diyetteki süt ürünlerinin arttırılmasının önerilmesi için henüz yeterli veri bulunmamakla birlikte, hem süt ürünlerinin hem de izole trans-palmitoleic asit desteğinin koruyucu rolleri konusunda çalışmalar yapılması gerektiğini belirtiyorlar.

Amirican Journal of Cilincal Nutrition’da çıkan bir metanalizde, süt ve süt ürünü tüketimi ile kardiovasküler hastalık, inme ve total mortalite arasındaki ilişkinin araştırıldığı 17 prospektif çalışmanın sonuçları değerlendirilmiş. Araştırmacılar, süt tüketimi ile kardiovasküler hastalık riskinde % 6 kadar bir azalma gözlendiğini, mortalitenin ise etkilenmediğini belirtiyor.  Süt ürünlerinin doza bağlı artan bir yararından söz edilemeyeceğini ancak zararlı olmadığının söylenebileceğini vurgulanıyor.

Cushing Sendromu için yeni bir tedavi seçeneği

Mifepriston etken maddeli bir ilacın Cushing sendromunda yürütülen bir çalışmasında, kan şekerinde ve kan basıncında hedeflenen iyileşmenin sağlandığı bildirildi. Mifepriston, prostoglandin antagonisti olarak gebeliği sonlandırma amacıyla ve non-steroid antiinflamatuvar ilaçların fastrointestinal yan etkilerini engelleme amacıyla kullanılmaktadır. Mifepristonun prostoglandin reseptörü dışında GR_II kortizol reseptörünü de blokladığı saptanmıştır.

Cushing hastalığında artan kortizolün ortaya çıkardığı diyabet, hipertansiyon ve depresyon gibi etkilerin mifepriston tedavisinden fayda gördüğ bildirildi. Çalışmayı yürüten ilaç firması FDA’den onay alma umudu taşıyor.

Kırmızı et, inme riskini artırıyor

Günde 102 gramdan fazla kırmızı et tüketen kadınların, günde 25 gramdan daha az kırmızı et yiyenlere göre, serebral infarkt riskinin % 42 daha yüksek olduğu bildirildi. Stroke dergisinde yayımlanan makalede, 49-83 yaş arası 34 bin 670 İsveçli kadınlarla yapılan 1997’de yapılan bir anket çalışmasından yararlanılmış. Ankette eğitim durumu, kilo, boy, sigara, fiziksel aktivite, aspirin kullanımı, tıbbi özgeçmiş, ailede miyokard infarktüsü öyküsü, alkol tüketimi gibi soruların yanı sıra çeşitli gıdaların tüketim miktarları da sorgulanmış.

10,4 yıllık izlem boyunca 1680 inme görülmüş. Bunların bin 310’u infarkt, 154’ü intraserebral kanama, 79’u subaraknoid kanama ve 137’si tanımlanmamış vakalarmış. Kırımızı et tüketimine göre dört gruba ayrıldığında en yüksek gruptaki kadınlardaki serebral infarkt riski, en az kırmızı et yiyenlere göre  % 22 yüksek bulunmuş (p=0,04). Hiç sigara içmemeş ve diabetik olmayanlarda ise, en fazla et tüketen çeyrekte olanların serebral infakt  riski en düşük et tüketenlere göre %68 daha yüksek bulunmuş. İntraserebral ya da subaraknoid kanama riskinde değişiklik bulunmazken, tavuk etinin herhangi bir infarkt türünde artış yapmadığı saptanmış. İşlenmiş et ürünlerinin, taze ete göre serebral infarkt için daha yüksek risk taşıdığı belirlenmiş.

Araştırmacılar kırmızı etin satüre yağlar ve kolesterolden zengin olduğu için kardiyovasküler sağlık için bir risk faktörü olarak bilindiğini belirtiyorlar. Kırmızı et aynı zamanda demirden zengin yapısıyla, prooksidan özellikli hidroksil radikallerinin sentezini artırabiliyor.  İşlenmiş et ürünleri sodyumdan daha zengin olduğu için kardiyovasküler hastalıklar için daha yüksek risk taşıyabilir.

Plazma ApoE düzeyi Alzheimer için bir belirteç olabilir

Alzheimer hastalığının erken tanısı için yaygın kullanılabilecek bir belirtece ihtiyaç duyuluyor. Beyin-omurilik sıvısında bakılan bazı belirteçler iyi sonuç verse de klinikte pratik kullanımı mümkün olmuyor. Baltimore Longitudinal Study of Aging (BLSA) çalışmasının yeni verileri, demanslı olmayan bireylerde kandaki ApoE konsantrasyonunun beyin amiloid miktarıyla iyi korelasyon gösterdiğini ortaya çıkardı.

Journal of Alzheimer Disease’da yayımlanan makalede , 60’lı yaşlarının sonlarında kan örneği alınan  57 erişkinin 10 yıl sonra yapılan positron emisyon tomografisi sonuçları yayımlanmış. PET görüntülemeleri, amiloid-beta zincirlerine bağlanma özelliği gösteren Pittsburgh Compound B adlı bir florasan işaretçiyle yapılmış. Kan örnekleri yeni geliştirilen bir proteomik yöntemi ile incelenmiş. Çalışma, PET görüntülümesine göre yüksek ve düşük amiloid birikimli bireyler arasında ayrım gösteren 18 plasma proteini saptarken, ApoE düzeyindeki farklılık oldukça belirginmiş.

Araştırmacılar ApoE geni ve proteninin Alzheimer hastalığındaki amiloid birikiminin patogenezinde rol oynadığına ilişkin çok sayıda çalışma olduğunu göz önüne alarak, bu protein üzerine yoğunlaşmışlar. PET görüntülemesi yapıldığı tarihten 1 yıl içerisinde alınan plazma örneklerinde ELISA yöntemi ile ApoE düzeyini çalışmışlar ve plasma ApoE düzeyinin, özellikle temporal lobdaki amiloid birikimi ile korelasyon gösterdiğini saptamışlar.

Levotiroksin gece de alınabilir

Hipotiroidi, diyabetten sonra en sık rastlanan endokrin hastalıktır. Gerek Hashimoto tiroiditi gerekse tiroid cerrahisi nedeniyle, tiroid hormon replasmanı çok yaygın kullanılan bir tedavidir. Levotiroksinin genellikle sabah aç karnına alınması önerilir. Ancak ilacın sabah aç karnına alınması ve daha sonra kahvaltı için bir süre beklenmesi birçok insanda kullanımı zorlaştırabiliyor.

Hollanda’da yapılan ve Archieves of Intenal Medicine dergisinde yayımlanan bir çalışmada 105 hasta iki gruba ayrılarak ilk üç ay sabah ya da gece levotiroksin tedavisi verilmiş. İkinci üç ayda ise ilk üç ayda sabah alanlara gece, gece alanlara sabah levotiroksin verilmiş. 90 hasta çalışmayı tamamlamış. Dozun geceye kaydırılması TSH düzeyini 1,25 mIU/L azaltırken (p<0,001), serbest tiroksin düzeyini 0,07 ng/dl artırmış (p=0,01). Çalışma bittikten sonra hastaların yarıdan fazla dozu gece almayı tercih etmişler.

Tiroid hormon düzeyleri düzelmekle birlikte, hipotiroidi ile ilişkili semptomlarda anlamlı bir farklılık gözlenmemiş. Yaşam kalitesi skoru, kreatinin, kan yağları, kan basıncı, vücut kitle indeksi ya da nabızda da sabah ya da gece dozu arasında farklılık gözlenmemiş.

Cep telefonları çocuklarda davranış problemlerine yol açıyor

Prenatal yaşamda ya da erken yaşlarda cep telefonuna maruz kalan çocuklarda davranış problerinin görülme riskinin arttığı bildirildi. Konu ile ilgili makale Journal of Epidemiology and Community Health’de yayınlanmış. Çalışma, Danimarka’da 28 bin 745 çocuk ve anneleri üzerinde yapılmış. 1996-2002 yılları arasında yaklaşık 100 bin gebe kadının katıldığı çalışmada, katılımcılara gebelik boyunca ve sonrasında sürdürdükleri yaşam tarzları ve cep telefonu kullanımı ile ilgili sorular yöneltilmiş. Çocuklara yedi yaşına gelince de davranış özellikleri ve cep telefonu ile yakınlıkları sorgulanmış.

7 yaşındaki çocukların % 32’si cep telefonu kullanırken, ancak % 1’i haftada bir saatten uzun süre kullanıyormuş. Çocukların % 93’ünde davranış bozukluğu yokken, % 3,3’ü sınırda davranış bozukluğu, % 3,1’i ise belirgin davranış bozukluğu göstermiş. Bu bozukluklar arasında duygusal semptomlar, iletişim bozuklukları, hiperaktivite / dikkat eksikliği gibi durumlar mevcutmuş.

Bebeklerin % 17,9’u hem  prenatal hemen doğumdan sonra cip telefonuna maruz kalmış. Bu çocuklarda hiç cep telefonuna maruz kalmayanlara göre davranış bozukluğu riski % 50 daha yüksek bulunmuş. Prenatal hayatta cep telefonu maruziyeti davranış bozukluğu riskini % 40, doğum sonrası maruziyet ise % 20 artırmış.

Çalışmanın sonuçları 2008’de yine Danimarka’dan yayımlanan 13.000 çocuğun incelendiği başka bir çalışmanın sonuçları ile uyum gösteriyor.

Testisden beta hücreleri üretildi

Amerikan Society of Cell Biology’nin 50. Yıllık toplantısında, testisten elde edilen kök hücrelerin insülin üreten hücreler haline getirilebildiği bildirildi. Tip 1 diyabet hastalarında insülin sekrete eden beta hücreleri tahrip oluyor. Tip 1 diyabet hastaları için beta hücrelerinin yerine konmasına yönelik pek çok çalışma devam ediyor. Adacık hücre transplantasyonu bazı merkezlerde başarıyla gerçekleştiriliyor ve tip 1 diyabet hastalarında yıllar süren şifa sağlanabiliyor. Bu yeni çalışmada ise kök hücre kaynağı olarak testis dokusunun kullanılması dikkati çekiyor. Çalışmada erkekten alınan testis dokusundaki kök hücreler ayrıştırıldıktan sonra insülin salgılayan hücrelere dönüştürülmüş. Daha sonra fareye enjekte edilen bu hücreler, tıpkı beta hücereleri gibi kan glukozuna cevaben insülin salgılamaya başlamışlar. Araştırmacılar, bu hücrelerden yeteri kadar insülin sekresyonu yaptırmaya başarabilirlerse insan deneylerine geçmeyi planlıyorlar.

Cincinnati Çocuk Hastanesi Tıp Merkezi’nden bir ekip ise embriyonik kök hücreler ve pluripotent kök hücreler kullanarak barsak dokusu üretmeyi başardılar. Nature’da yayımlanan makalede, kök hücreleri ile barsak lümen epiteli ve hatta kas hücrelerini içeren organ adacıkları üretilmiş. Araştırmacılar bu yöntemin ileride inflamatuvar barsak hastalıklarında tedavide kullanılabileceğini ümit ediyorlar.

Omega-3’ler hem beyne hem kalbe iyi geliyor

American College of Neuropsychopharmacology’nin 49. Yıllık toplantısında sunulan bir meta-analizde omega-3 yağ asitlerinin antidepresan etkilerinin aynı olmadığı belirtildi. Illinois Üniversitesi’nden Doktor John M. Davis, 15 randomize plasebo kontrollü çalışmayı değerlendirmiş. Dr. Davis aslında yanlızca eicosapentaenoik asidin (EPA) antidepresan etkisinin olduğunu, docosahexaenoic asidin (DHA) ise duygu durumunu iyileştirici bir etki göstermediğini belirtiyor.

Omega 3 yağ asitleri vücutta sentezlenmediği için gıdayla alınması gerekiyor. En çok balıkta ve kuruyemişlerde bulunuyor. Gıdalarda EPA ve DHA 1:1 oranında bulunurken, ilaç olarak verildiğinde ikisinden biri kullanılıyor. Çalışmada EPA ağırlıklı formüllerin antidepresan etki gösterirken, DHA ağırlıklı formüllerin etkisiz olduğu anlaşılmış.

İtalya’da yapılan başka bir çalışmada ise, omega-3 yağ asitlerinin kalp yetmezlikli hastalarda kardiak fonksiyonları iyileştirdiği bildirildi. Sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu %45’in altında 133 stabil kalp yetmezlikli hastaya 850-882 mg EPA ve DHA ya da plasebo verilmiş. İlk ay günde 5 kapsül, takip eden 11 ayda günde 2 kapsül içirilmiş. Hastaların standart tedavilerine devam edilmiş.

Omega-3 alan grupta ventikül çapları, volümleri, ejeksiyon fraksiyonu ve diğer ekokardiografik bulgular plasebo alanlara göre belirgin güzelmi (p<0,001). Egzersiz kapasitesinde artışın yanı sıra inflamatuvar markerlar interlökin 1 ve interlökin 2 düzeyi de düşmüş. TNF-alfa düzeyi en yüksek hastalarda, ejeksiyon fraksiyonundaki iyileşme en yüksek olmuş. Kalp yetmezliğine bağlı hospitalizasyonda ve tüm nedenlere bağlı hospitalizasyonda da belirgin azalma sağlanmış.

Daha önce yapılan 7 bin kalp yetmezlikli hastaya dört yıl süreyle omega-3 yağ asitleri ya da plasebo verilen GISSI-HF çalışmasında da, omega -3 yağ asitlerinin tüm nedenlere bağlı mortalitede %9 ve kardiovasküler nedenle hastaneye yatışlarda %8 azalma sağlanmıştı. Yeni çalışmada omega-3 yağ asitleri daha yüksek dozda, daha hafif kalp yetmezlikli hastalara verilmiş. Araştırmacılar, omega-3 yağ asitlerinin erken dönemde daha etkile olabileceğini belirtiyorlar.

Akdeniz diyeti, beyinde yaşlanmayı yavaşlatıyor

Akdeniz diyetine uyan yaşlılarda zihinsel becerilerdeki bozulmanın daha yavaş olduğu bildirildi. American Journal of Cilinical Nutrition’da yayımlanan makalenin sonuçlarına göre, Akdeniz diyeti yalnızca kalp damar sağlığı için değil, beyin fonksiyonları için de faydalı etki gösteriyor. Chicago Health and Aging Provect çalışmasına katılan ortalama 75,4 yaşında 3 bin 790 birey üç yıl arayla imi kez zihinsel testlere tabi tutulmuş. Hastalara iki diyet planı önerilmiş. Birincisi zeytin yağı, fındık, meyve, sebzeler ile az miktarda şaraba izin verilen, süt ürünlerinin ve kırmızı etin kısıtlandığı Akdeniz diyeti; diğeri ise Amerikan diyetisyenler Birliğinin hazırladığı Healthy-Eating Index 2005 adlı bir diyet programıymış.

Katılımcılara bu diyet programlarına ne kadar sıkı uyduklarına ilişkin bir anket yapılmış. Akdeniz diyetine maksimum uyum durumunda anket skoru 55 iken, katılımcıların ortalama skoru 28,2 olmuş. HEI-2005 diyetine maksimum uyum durumunda anket skoru 100 olması gerekirken, katılımcıların ortamla skoru 61,2 olmuş.

Akdeniz diyetine daha çok bağlılık gösterenlerde zihinsel becerilerde daha az gerileme izlenmiş. Akdeniz diyetine iyi uyanlar, uymayanlara göre zihinsel olarak ortalama 3 yıl daha genç bulunmuş. Balık ve baklagillere daha az yer verilen ve ortalama alkol alımına izin veren HEI-2005 diyetine uyum durumu ise zihinsel becerilerde fark yaratmamış. Araştırmacılar Akdeniz diyetinin bol antioksidan içerdiğini, bunun vasküler inflamasyonu azaltarak kognitif fonksiyonları koruduğunu belirtiyorlar.

* Eylül-Ekim-Kasım 2010 tarihli Sağlık Düşüncesi ve Tıp Kültürü Dergisi 16. sayıdan alıntılanmıştır.

8 MART 2011
Bu yazı 2536 kez okundu

Etiketler



Sayı içeriğine ait yorum bulunamamıştır. Yorum yazabilmek için üye girişi yapınız

  • SON SAYI
  • KARİKATÜR
  • SÖYLEŞİ
  • Şehir hastaneleri hakkında düşünceniz nedir?